Lüks-yaşam

Büyüme Masalının Gizledikleri

Mehmet Ulusoy

Geçtiğimiz günlerde Odatv’de “Lüks hayat patlaması” başlıklı bir haber yayınlandı. “Özellikle 2021’den itibaren satışlarda yükselen bir grafik çizen” lüks tüketime “inanılmaz bir talep var” denmekte ve “Dünya, enflasyonla mücadeleye bu kadar odaklanmışken, nasıl oluyor da lüks pazarı bu kadar büyüyor?” diye sorulmakta. 

Devamında özetle şu vurgular yapılıyor: “Satışlar patlamış durumda. Mücevherden saate, çantadan giyime lüks markalar üretim için sıkı planlar yapmak zorunda, çünkü müthiş bir talep var. (…) Mücevher sektöründe pandemiyle beraber özellikle 2021’den itibaren patlama yaşandı. Şu anda özellikle marka pozisyonundaki mücevherciler, önümüzdeki 6 ayın siparişlerini doldurmuş durumda…” 

Her türlü tüketimin daraldığı pandemi günlerinde lüks tüketimde patlama!.. Çok garip ve düşündürücü değil mi?.. Yoksa tersi mi doğru? Peki, patlamanın asıl nedeni ne olabilir? Zorunlu eve kapanmanın getirdiği birikmiş alışveriş ihtiyacı mı? Ya da, “insanlar psikolojik bir sınavdan yeni çıktı ve ‘hayat kısa’, ‘kendimi ödüllendireyim’ mantığı” mı? Böylesi yavan, asıl nedeni ve temel dürtüyü gizlemeye yarayan açıklamalar, kuşkusuz gerçeği yansıtmaktan çok uzak. 

Bunlar da bir etken olabilir, ama asıl etken değil. Patlamanın odağında gizli ve gözden kaçırılan asıl etken bence, bir avuç dolar, rant ve vurgun zengini tüketim manyağı zümrenin aç gözlülüğüdür. Üstelik herkesin can, iş ve gelecek derdine düştüğü günlerde, daha olayın sıkıntı ve belirsizlikleri sona ermeden yaşanıyor bunlar. Dahası toplumun acı ve sıkıntılarını en küçük paylaşma kaygısı ve duyarlılığı taşımayan bir ruhsuzluk ve bencillikle… 

Fırsatçılık ve vurgunculukla elde edilen olağanüstü servet, hödükçe ve arsız bir iştahla dışa vurulmaktadır. Emek harcamadan, ter dökmeden kazanılmış kirli servet, yerinde, cüzdanda pek durmaz çünkü, sahibini dürter durmadan, beni harca, beni harca diye. Dolayısıyla sahibinin karakterini, psikolojisini ve sınıfsal kimliğini de ele verir. 

*

Sözkonusu tablo, son istatistik verilerde görülen, toplumun en zengin % 1’inin gelirinin en yoksul % 40’ının gelirinden daha fazla olduğu saptamasının başka bir açıklaması değil mi? Kapitalist serbest piyasacılığın temel bir içgüdüsü olarak artık iyice ayyuka çıkan zengin ile yoksul arasındaki büyük gelir uçurumunun belgelenmesi değil mi? 

Bu gelir uçurumu insanların hayatına sadece ekonomik bir farklılık olarak mı yansıyor? Kuşkusuz hayır. Ruhsal dünyada; vicdanlarda, ahlaki davranışlarda, toplumsal ve ulusal sorunlara karşı sorumluluk konularında, insani ve ailevi ilişkilerde çok daha derin, tedavisi zor, yıkıcı travmalara, yaralara yol açıyor. 

Bir kez toplumda adalete güven yıkılmıştır, paylaşma, yardımlaşma kültürü dinamitlenmiştir. Çünkü, adalet duygusunun yıkılmasına yol açan en temel etken, yaşamsal ihtiyaçların karşılanmasında yaşanan ekonomik adaletsizliktir. En başta gençler olmak üzere yurttaşın geleceğe ilişkin iyimserliği ve umudu dibe vurmuştur. 

Üstelik bunlar, ruhsal boyutta çok daha büyük felaketlere yol açmaktadır. Sağlık Bakanlığının verilerine göre 2009’dan 2020’lere antidepreson kullanımı % 70 artmıştır. Sağlık açısından ciddi bir tehlike oluşturmayan, normal alkollü içeceklerin de olağanüstü pahalanmasıyla daha ucuz olduğu için tercih edilen bu tür haplar ve bonzai gibi diğer kimyasal uyuşturucular gençlerde çok daha yaygındır. Son yıllarda giderek artan, en korkuncu babanın çocuklarını ve eşini de öldürüp intiharı seçtiği aile içi katliamların temel nedeni, asgari düzeyde bile yaşamı sürdürme olanağının kalmadığı, açlık korkusunun kıyamete dönüştüğü travmadır, derin ruhsal kaoslardır. Üstüne üstlük, bütün bu gerçeklik karşısında, devleti yönetenler, günü kurtarmacı gerçek dışı açıklamalarla, toplumun acı ve sıkıntılarına derman olmaktan uzak siyasetler izlemektedir.

Kısaca, derin bir toplumsal ve ahlaki çürümenin mide bulandırıcı çürük kokularının dalga dalga yayıldığı, yalanın, riyakarlığın, yüzsüzlüğün, ahlaki çürümenin saltanat sürdüğü bir dönemdeyiz. Halkın yüzde 80’i açlık, sefalet sınırında yaşam mücadelesi verirken, işsizlikle boğuşurken, çok küçük bir azınlık, ülkenin gerçeklerinden, acılarından, vicdandan ve sağduyudan tamamen kopmuş ve bencilleşmiş bir halde, “köy yanıyor, deli taranıyor” misali açgözlü bir lüks tüketim çılgınlığı içinde. Yüzde 80, temel ihtiyaçlarını alacak para bulamıyor, ama yüzde 1 (ya da yüzde 5, fark etmez), sağına soluna sürecek denli para bolluğu içinde, gerçekte hiç bir ihtiyacı olmadığı halde para harcayarak “temel ihtiyacını” karşılıyor (!)… 

Yüksek enflasyon ve zamlarla, açlık ve işsizlikle, sağlık ve eğitim sorunlarıyla boğuşan bir Türkiye’de böyle bir tablo, parası çok olanın çok harcayıp istediğini alabileceği türden anlaşılabilir olağan bir durum değildir. Cumhuriyetin 100 yıllık sınıflar arası toplumsal dengeleri korumaya çalışan sisteminin tamamen yıkıldığı; aşırı servet birikiminin, emeksiz ve zahmetsiz zenginleşme hırsının yoksul kitleleri acımasızca ezdiği; insani, ahlaki eşiğin, kırmızı çizgilerin çoktan çiğnendiği; yoksulun son sığınağı adaletin ve adalet duygusunun yok edildiği bir evredeyiz. 

Bir toplumda sapıtma, keçileri kaçırma, çıldırma iki türlüdür, iki ana etkenden doğar; toplumun iki karşıt ucunda gerçekleşir çoğunlukla. Her türlü toplumsal, töresel, ahlaki değerden ipini koparma, asalaklaşma ve lumpenleşme biçimindeki bu olay, ya en yoksul en çaresiz insanlarda ya da aşırı bolluk içinde yaşayan ve insani, toplumsal ilişki ve değerlere yabancılaşmış kesimlerde… Her iki ucun da ortak özelliği üretim dışı ve yozlaşmış unsurlar olmalarıdır. 

Kuşkusuz burada belirleyici olan, aşırı zengin ve asalaklaşmış tefeci, rantçı, vurguncu sınıftır. Çünkü, bu kesimde birikmiş ve ulusal servetin önemli bir parçasını oluşturan zenginlik; üretim dışına çıkmış, istiflenmiş olduğu ve asalakça bir lüks tüketim için harcandığı, dolayısıyla yatırıma dönüşüp istihdam yaratmadığı için, yüzbinlerce emekçinin işsiz kalmasının da ana nedenidir. 

*

İktidar yetkililerinin sık sık övünerek tekrarladıkları “büyüyen Türkiye”nin tipik ve çarpıcı bir göstergesiyle karşı karşıyayız aslında. Evet, ortada bir büyüme var, ama nasıl bir büyüme? Kim için ve kimin büyümesi? Aslında yukarıdaki tablo, büyümenin içeriğini, kimlerin, hangi varlıkların büyümesinin Türkiye’yi görünüşte “büyütüp” şahlandırdığını ama gerçekte tersine yol açtığını çarpıcı bir biçimde açıklıyor. Örneğin yaklaşık 250 milyar lira değerindeki 2 milyon satılamayan ve kullanılmayan konut, yani işlevsiz, çürümeye bırakılmış, ölü değer ve bunlar dururken 500 binlik yeni konut projesi, sözkonusu obezite büyümenin en dikkat çekici göstergesidir. 

Kısacası, sadece belli bir ayrıcalıklı, rantçı, vurguncu azınlığın, hiçbir artı değer yaratmayan, sanayi ve üretime hiç bir katkısı olmayan, kara paraların aklanmasına hizmet eden, temel ihtiyaçlara değil lüks tüketime harcanan gösterişçi “büyüme” masalıyla karşı karşıyayız. Yüz binlerce ölü konutun yanında, aciliyeti ve önceliği olmayan ve sadece çok küçük bir azınlığın işine yarayan “büyüme”nin gösterişe dönüşmüş göz boyayıcı reklam malzemesini oluşturan kâr garantili havaalanları, otoyolları ve şehir hastaneleri de, bu obezleşen, şiştikçe şişen, kanserojen tümörler oluşturan sağlıksız yapının tipik göstergeleridir. 

Diğer büyüme etkenleri de, açık veya gizli alınan dış borçlar ve ülkenin doğal zenginliklerinin yerli ve yabancı vurgunculara peşkeş çekilmesi ile sağlanan şişirme, yapay büyümedir. Yani vatandaşın yoksulluktan en son çare olarak böbreğini satması gibi ülkenin organlarının satışa çıkarılmasıyla elde edilen “mali kaynaklar”dır bunlar. Ve bütün bu şişirme, sahte büyüme göstergelerini artık kimse yutmuyor. 

Masallarla, palavralarla çizilen büyüme öyle bir şişme ya da obezleşme ki, toplumsal ve ahlaki değerleleri, kabul edilebilir yaşam değer ve standartlarını altüst ederek, yırtarak, parçalayarak azmanlaşıyor. Bir tarafta Hazine’nin 128 milyarı yok oluyor, buharlaşıyor, bir tarafta ise, resmi açıklamalarda örneğin bankaların % 400-500 büyümelerine tanık oluyoruz. Bütün bunlar, sözkonusu tablonun bir başka göstergesi ya da yansıması değil mi? 

*

Büyüme masalının, derin gelir uçurumunun arkasındaki asıl soruna ve tartışmaya gelirsek… Soruyu tekrarlayalım: “Büyüme” mi, “Kalkınma” mı, ya da “kamuculuk” mu, “serbest piyasacılık” mı, bir ülkenin gerçek anlamda maddi ve manevi gelişmesinin stratejik yolu? Türk aydınının, Cumhuriyetin kurucu değerlerinin belirleyici olduğu 1980’lere kadarki süreçte, oldukça açık bir kanıya sahip olduğunu söyleyebiliriz. Atatürk’ün “çağdaş uygarlık” kavramı gelişmişliğin içeriğini ve anlamını veriyordu aslında. Üstelik, çağdaş uygarlıkla ilintili Kemalist tanımlar, CHP yönetimine egemen neoliberal anlayışın aksine, sadece 1930-40’lar ya da 20. yüzyılla sınırlı değil, 21. yüzyılı da kuşatan bir perspektif derinliğine sahipti.

“Kalkınma”, bağımsız bir sanayileşmeyi, yani çağdaş araç ve yöntemlerle üretimin ve böylece toplumsal refahın artmasını, ulusal kültürün gelişmesini, özellikle sanat ve edebiyat üretimi ve tüketiminde somutlaşan gelişkin yurttaş-bireylerin oluşmasını içerir. Kuşkusuz önemli olan, bunların, en başta, sanayiden bilime, sanat ve edebiyata bütün üretilen değerlerin gerçek anlamda bağımsız, ulusal dinamiklere dayanarak gerçekleştirilmiş olmasıdır. Çünkü bunlar, ulusun bağımsızlık, özgürlük ve geleceğinin temel güvencesidir. Onun için de, bilimde, teknolojide ve eğitimli-yetişmiş insan gücünde gözle görülür bir ilerleme sağlanmalıdır. En az yüz yıllık deneyim göstermiştir ki, bizim gibi ülkelerde kamucu, planlı bir yol ve yöntem izlenmedikçe kalkınmak, bağımsız ve gelişmiş bir ülke olmak mümkün değildir. 

Dolayısıyla genel bir gösterge olarak, evrensel ölçütlerle “insan onuruna yaraşır” bir yaşamın gerektirdiği, toplumun temel ihtiyaçlarının yeterince karşılanması yanında, özellikle kültür ve sanatta anlamlı bir ilerlemeyle daha öncesine göre gelişmiş bir yaşam düzeyinin yakalanmasıdır kalkınma. Kısacası, çağımızda kalkınma, bütün ögeleriyle ülkenin çağdaş uygarlık değerlerine ulaşma çabasının diğer bir adıdır. Buradan da anlaşılacağı gibi kalkınma, salt ekonomik bir olay değildir; uygarlaşmanın bütün ögelerini içeren bütünsel bir olaydır. 

“Büyüme” ise, geçmişte de emperyalizm güdümlü ekonomiler için model olarak önerilen serbest piyasacılığın, neoliberalizmin hinoğlu hince icat edilmiş bir ifadesidir. 24 Ocak Kararları ve 1980’lerden sonra özellikle ulusal-kamucu ekonomileri yıkmak için planlanan küreselci bir program olarak bizim gibi ülkelere dayatıldı. Geçtiğimiz kırk yıllık deneyimde yaşadığımız gibi, büyümeci modelde, bütün sınıfların üretimden emekleri oranında pay almaları, dolayısıyla herkesin üretilen değerleri adilce paylaşacağı yükselen bir refah düzeyinden söz edilemez. Aksine bütün bunların tam karşıtı, emperyalizm güdümlü bir modeldir.

Ülkenin toplam ekonomik gelirini 100 birim olarak kabul edersek, bunun nasıl paylaşıldığı büyüme göstergelerinde pek yer almaz, hatta özellikle de gizlenir. Bugünkü piyasacı uygulamada olduğu gibi, 100 birim olan milli gelirin 90’ını en zengin % 10 almışsa, kalan kitleler sefalet içinde kıvranıyorsa, yine de sıkıntı yok, büyüyoruz demektir bu. Yani özetle, sanayiye ve üretime dayanan ve mutlaka adil bir şekilde emekçilerin istihdamını ve gelişmiş bir tüketim düzeyini ifade eden, dolayısıyla halkın bir bütün olarak üretim ve gelişmedeki artıştan payını aldığını yansıtması gereken göstergelerin büyümeci modelde pek bir değeri yoktur. Aksine bunlar bilinçli olarak gizlenir. 600 milyar doları aşan dış ve iç borçlara, hazinenin içinin boşaltılmasına, halkın yaşam düzeyinin en az yarıyarıya düşmesine rağmen, % 7’lerde gösterilen bir “büyüme”nin palavradan, şişirilmiş bir balondan başka bir anlamı olabilir mi?

Bu şişirilmiş büyümenin parasal rakamlarla, yani mali girdilerle kitleleri yanıltan bir başka boyutu, hazine arazilerinin, ülke topraklarının, ormanların yabancılara satışından elde edilen gelirdir. Tam bir mirasyedi hovardalığıyla, kumar veya başka borçlar nedeniyle evin bahçesinin hatta bazı odalarının satılması gibi, ülkenin asli varlıklarını, vatanın vazgeçilmez unsurlarını, organlarını, yani çocuklarımızın geleceğini satarak elde edilen gelir, bugün üretilen bir değer değil, gelecekten çalınan, aşırılan bir değerdir. Tekrar vurgulamak gerekirse, sağa sola büyük borçlar takmış, büyük mafyatik haydutların tehdit ve şantajlarla sıkıştırdığı, ailesiyle sorunlu asalak bir mirasyedinin benden sonrası tufan mantığıyla ailenin/ülkenin varlıklarının yok pahasına elden çıkarılmasıdır yapılan. 

Özetle sözkonusu büyüme masalı, ülke ekonomisini gerçek anlamda bütün alanlarda uyumlu, istikrarlı ve dengeli bir şekilde geliştirerek geleceğe taşıyacak hiç bir nitelik taşımamaktadır. Tam aksine gerçek kalkınmanın ve gelişmenin temel dinamiklerini tahrip eden, çürüten, çökerten, ülkeyi toplumsal bir kaosa sürükleyen ekonomik bir karşıdevrimdir bu. 

En iyimser bakışla büyüme yatay, niceliksel bir gelişmedir. Daha açık ifadeyle tüketim ekonomisi ve tüketim kültürünün diğer adıdır. Örneğin Türkiye’de, bu niceliksel gelişmenin somut karşılığı küresel emperyalist merkezlerce planlanmıştır: Her kişiye bir otomobil, bir akıllı cep telefonu, her aileye büyük inşaat şirketlerinin ürettiği bahçesi havuzlu lüks bir daire ve ayrıca bir yazlık, her İl’e bir hava alanı, her İl’e bir üniversite vb… Bütün bunlar obezleşen bir tüketim budalalığı ya da manyaklığının Türk vatandaşına dayatılmış örnekleridir.

Kalkınmacı model ise, dikey, niteliksel bir gelişmeyi ifade eder. Kısacası üretim ekonomisini ve kültürünü esas alır: Üreticiliğin, maddi ve zihinsel üretimin doğasında vardır; derinleşmeyi ve niteliksel büyümeyi esas alır. Kuşkusuz bu nitelik, en başta, “sosyal devlet” tanımında yer alan, bütün yurttaşların insanca yaşamak için asgari ihtiyaçlarının; beslenme, barınma, sağlık, eğitim, kültür ve sanat, yani her yurttaşın kültürel olarak çağın en ileri hedeflerine göre kendini geliştirme hakkını içeren ihtiyaçlarının karşılanması koşuluyla daha ileri bir yaşam düzeyini yaratmaktır. 

*

ABD merkezli küreselci-neoliberal projenin en tavizsiz, en kararlı uygulama görevlisi olarak iktidara getirilen AKP ise, kuşkusuz Özallarla başlayan, adına cafcaflı laflarla “büyüme” denen bu programı sonuna kadar büyük bir tutkuyla, inançla ve bütün pervasızlığıyla uyguladı. Ama ne pahasına? Satılmadık kamu kuruluşu ve kamu arazisi kalmaması, devlet hazinesinin boşaltılması, altı yüz milyar doları aşan dış borç, ülke topraklarına çullanmış yüzlerce maden arayıcısı akbabanın doğamızı zehirlemesi, yok etmesi pahasına. 

Böylece gerçekte, temel ihtiyaçların üretimi ve ülkenin bekası açısından vazgeçilmez olan bağımsız, kendi ayakları üzerinde duran bir ekonomi terkedildi. Yerine, enerjisiyle, tarımıyla-buğdayıyla dışarıya bağımlı, dış borçlara muhtaç -o borçların da üretime değil, gösteriş yatırımlarına ve lüks tüketime harcandığı-, taşıma suyla döndürülmeye çalışılan, yani küçülen bir ekonomi, küçülmenin ötesinde yıkıma uğrayan bir tarım yaratıldı. 

80’lerde sahneye konan tüketim ekonomisine, ve tüketim kültürüne dayanan sistem, nasıl insanları hamburger, koka kola, fastfood vb ile sınırsız ve sağlıksız hazır yiyecek tüketmeye zorlamış ve sonuçta obezlik patlak vermişse, aynı obezlik -ve aynı denenlerle- çok daha büyük çapta ekonomide yaşanmış oldu.

Obezlik insan sağlığına, üretkenliğine nasıl zararlı, hatta öldürücüyse, milyar dolarlık kaynakların gömüldüğü, işlevsiz ve yıllarca gelir garantisi verilen otoyollar, köprüler, havaalanları da büyüme palavralı obezliğin çarpıcı göstergeleridir. Buna, “büyüme”nin göstergesi olarak gösterilen “200’ü aşan üniversite”nin yaklaşık yüzde 80’nini de eklemek gerekir. Üniversite niteliğinden uzak, sözde bilim yaptığı iddia edilerek aslında bilime zarar veren, “okumuş cahiller” yetiştiren bu kuruluşlar, bilimsel ve zihinsel üretimi baltalayıcı bir başka obezliğin tipik örnekleridir. 

*

Karşımıza plazalar, AVM’ler olarak dikilen, asalak zenginin parasını kıçına başına sürer hale geldiği bu katmerli ve katmanlı eşitsizlik ve adaletsizlik çukurundan elbette bir çıkış yolu vardır. Çünkü her eşitsizlik, baskı ve adaletsizlik, kendi karşıtını da yaratır. Çıkış, kuşkusuz üretimi, sanayileşmeyi esas alan bağımsızlıkçı, kamucu, planlı bir ekonomi ve kültürün yaratılmasıyla gerçekleşecektir. Kırk yıllık deney bize serbest piyasacılığın, bütün adaletsizliklerin, hızla artan toplumsal kaos etkenlerinin, insani ve ahlaki çürümenin temel kaynağı olduğunu gösterdi.

Bu nedenle, serbest piyasacı sistemin köklü bir şekilde değiştirilmesi ve planlı-kamucu bir üretim ekonomisi ve kültürüne geçilmesi, bir zorunluluğun ötesinde günümüzün en vazgeçilmez ihtiyacıdır. Ancak böyle bir kültürün, böyle bir bilinç ve enerjinin üretilmesi, yeni bir gelecek, yeni bir insan umudunun ve iyimserliğinin yaratılması için, öncelikle sanat ve edebiyat alanında canlı, üretken bir iklimin oluşturulmasına bağlıdır. Çünkü, kitlelerin ruhsal sağaltımı ancak, bu karanlık dönemin aşılabileceğine, daha daha insanca, daha özgür ve eşit bir yaşam kurulabileceğine olan inancının ve kendine güvenin yeniden sağlanmasıyla mümkün olabilir. Bunun da en etkili ve verimli yolu, canlı, dinamik, nitelikli ve korkusuz, eğilip bükülmeyen ulusal ve toplumcu bir sanat ve edebiyattan geçer. Böylece, öncelikle ruhsal alanda oluşan derin tahribatın ve yaraların iyileşmesi, kirlenme ve çürümeyi yaratan etkenlerin aşılması için bir enerji, bir umut ve iyimserlik oluşabilir.

Ancak öte yandan kültür-sanat ortamı da, sözkonusu eşitsizlik ve adaletsizlik uçurumunun yarattığı kâbusun, cenderenin, paranın emrine girmiş, kullaşmış sahte “sanatçı”ların kuşatması altındadır. Sanat ve edebiyat üretimi açısından, aydın, sanatçı ve izleyici çevrelerin içinde yer aldığı orta kesimin hızla yoksulluk ve açlık çukuruna yuvarlanması, ciddi bir çöküntü ve çoraklaşma etkenidir. Sanat üretim ve etkinliğinin birincin öznesini oluşturan bu çevrelerin yaşam ve geçim derdine düşmesi, sanat ve edebiyat üretiminde ciddi bir kısırlaşma ve çölleşmeye neden olmaktadır. Özellikle edebiyat/yazın alanında, siyasal iktidarın ideolojik nedenlerle hiç önemsemediği, duyarlılık göstermediği, iyileştirme çabalarından uzak durduğu ortadadır. Üstelik olağanüstü artan kağıt fiyatları, kitap, dergi ve gazete yayınını, bunlara ulaşımı ve okuma oranını hızla düşürmüştür.

Bütün bu sıkıntılara karşın, sanat ve edebiyatta öncü, yol açıcı nitelikteki çabalar sürmektedir, sürecektir. Üstelik böylesi dönemler, sanatsal yaratım için bulunmaz olanaklar, konular, malzemeler sunar sanatçıya. Şu da çok iyi bilinmektedir ki, acılar ve zorluklar, güçlü sanatçı kişilikler için her zaman yaratıcılığın potansiyel enerji kaynaklarıdır. Düşünce ve bilgelikte de, sanatsal/estetik üretimde de zorluklar, yaratıcılığın, özgünlüğü ve yetkinliğin anasıdır. 

Sonuç olarak; serbest piyasacı büyümeci sistem sadece derin ve yıkıcı bir ekonomik uçurum ve adaletsizlik yaratmadı. Aynı zamanda toplumsal hayatta, insan ilişkilerinde, manevi, moral değerlerde bir çözülmeye, oğulun ana-baba ve kardeşlerini, babanın bütün aileyi katletmesine kadar varan bir ahlaki çöküntüye yol açtı. Bu bir sistemin iflasıdır, çöküşüdür. Unutulmasın ki, her çöküş, her iflas, yeni bir toplumu, yeni bir dünyayı müjdeleyen yeni yükselişin de başlangıcıdır.

Mehmet Ulusoy

Ekim 2022

Etiket

Yorum Yapın