Amerikalı sanatsever bir milyoner Paris‘ te bir antikacıdan bir milyon franga ‘ın bir tablosunu satın almış. Ne var ki klasik tabloların Fransa‘dan çıkarılması birtakım çetin formalitelere ve fahiş gümrük vergisine tâbi… Bizim milyoneri kara bir düşüncedir almış. Bir ahbabı klasik eser kaçakçılığının çaresini bulduğunu söyleyip onu Montmatter‘li genç bir ressamla tanıştırmış.
KLASİK ESER KAÇAKÇILIĞINA ÇÖZÜM
Ressam hemen orada ayaküstü Rembrand‘ın klasik tablosu üzerine mavi bir boya tabakası çekmiş. Bu fon üzerine modern ve soyut bir resim yapıp imzasını ve günün tarihini atmış. Milyonere şişe içinde bir sıvı vermiş, “Yurdunuza döndükte bir pamuğu buna batırıp resmimi silin, altından Rembrand’ın tablosu çıkar” demiş. Milyoner bu usulle tabloyu gümrükten kolayca geçirmiş. Evine gelince pamuğu ilaçlı sıvıya bulayıp silmeye başlamış. İlaçlı su genç ressamın tablosunu silmiş. En alttan Kennedy‘nin bir portresi çıkmış.
Bu fıkra turist safdilliğinden çok klasik tablo taklitçiliğinin uzman antikacıları bile kandıracak üst düzeyde ustalığına kanıt olarak da anlatılabilir. Avrupa mahkemelerinde foyası ancak çok ince eksper araştırmalarından sonra çıkan bu sahtekârları mahkûm eden jüriler birer resim dehası olan bu taklitçilere için için takdir duymaktan kendilerini alamazlar. Kalpazanlığın daniskası da yine yüksek bir sanat yeteneğiyle sahtekârlığı evlendiren Avrupalı ellerden çıkar. Onların yarattığı sahte banknotları ancak kompüterler anlayabiliyor.
USTA İŞİ CİNAYET VE SOYGUNLAR AVRUPA İŞİ
En matematik, en dört başı mamur cinayetlerin ve soygunların yine Avrupa kökenli beyinler tarafından tasarlanışı, tezgâhlanışı da bir rastlantı değildir.
Rahmetli dostum Vâlâ Nurettin dedektif romanının uygarlığın ve endüstriyel gelişmenin zorunlu bir edebî türü olduğunu iddia ederdi. Bu tür romanın esprit de geometri‘ye dayandığını ve ancak bu şekilde işleyen kafaların bir zihin idmanı olduğunu, bundan ötürü de bizde kolay kolay dedektif romanı yazılamayacağını söylerken hiç de haksız değildi. Conan Doyle, Maurice Leblanc, Gaston Leroux, Agatha Christie, George Simenon ve bu türün şu anda aklıma gelmeyen öbür ustaları gelişmiş Avrupa sanayi ülkelerinin ve düzenin ürünü yazarlar değil midirler?
Londra‘da, Berlin‘de, Paris‘te ve dünyanın büyük metropollerinde sanatlarını kaldırımda icra eden virtüozlara rastlarsınız. İşte şurda sehpalarını bir duvar kenarına kurup size Mozart‘ın bir yaylı sazlar kuartetini çalan yoksul ama onurlu dört genç müzisyen. İşte beride bir bira karşılığı beş bin liraya yaptıramayacağınız portrenizi şıpın işi on beş dakikada ve duvara asacağınız kalitede çiziveren bir karakalem üstadı. İşte köpek sidiği kokan kaldırıma uzanmış, büyük bir konsantrasyon içinde elindeki kırık tebeşir parçaları ile yere nefis peyzaj ya da natürmort resmi yapan berduşlar ki her birinin çizgi hâkimiyetine, renk uyumuna, kompozisyon yeteneğine sade sizin değil, görse Sabri Berker‘in bile şaşası, beğenesi gelir. İşte yarım saat içinde, sıkıştırılmış kardan önünüze atlı bir heykel çıkarıveren bir kılıksız heykeltıraş ki bizim Kenan Yontuç görse iki yanağından öper, güneş çıkıp da bu kardan şaheseri eritmesin diye dua eder.
SOKAKTA BERDUŞ SANATÇILARDAN TADINA DOYULMAZ TATLAR
Bütün bu gariban sokak satıcılarının sizden bekledikleri de atla deve değildir. Ters açılıp yere bırakılmış kasketin içine ne atarsanız kabulleri. Hiçbir şey atmayıp gözünüzle alkışlasanız bile olur. O da manevî bir sadakadır.
Bu kaliteli kaldırım konser ve sergilerinin sizi büyük şehrin trafik uğultusundan ve hoyrat telaşından alıp bir anda bambaşka iklimlere götürüş gücüne bakarak onları yaratanların o gün şaka olsun diye berduş kılığına girmiş ünlü profesyoneller olabileceği şüphesine bile kapılabilirsiniz.
Erhan Önal ve İlyas Tüfekçi bugün Avrupa futbolunda birer isim olma yolunda iseler bunu Doğu‘nun “böyle de olurcu” rahatlığına değil, ister istemez ayak uydurmak zorunluluğunda oldukları Avrupa futbolunun teknik ve fizik kondisyon disiplinine borçlular. Sorbonne Üniversitesi eskiden Batılı öğrencilerin seviyesini tutturamayan Ortadoğulu öğrencilere “bon pour l’orient” dereceli bir diploma verirdi. Batı ortamında hiçbir geçerliği olmayan bu diploma, pek ince eleyip sık dokumayan Ortadoğu için yeter de artar sayılırdı. Çağımız artık kendini kandırış çağı değil..
Köklü bir birikime dayanan her şey ister istemez belli bir yüzeyin üstünde kalıyor. Buradan aşağı düşüş eğilimleri derhal kamunun tepkisi ile karşılaşıyor. Bu birikimin politikacısı da ortamın ortalama seviyesinin altına düşmemeye kendini zorunlu sayıyor. Avrupalının sağcısının da solcusunun da kat kat daha kültürlü kapsamlı ve çok yanlı oluşu tesadüf değil. Din adamlarının pazar vaazlarını ya da atom savaşı üzerine açık oturum konuşmalarını dinlediğiniz zaman, konuşanın felsefi olgunluğunun ve bilimsel muhakemeye saygısının dogmacılıktan ne kadar uzak olduğunu görüyorsunuz.
Uygarlığın baş alametlerinden biri de galiba her alanı içine alan bu düzey… Büyük zengin bir kültür birikiminin ve gerçekçi bilimsel disiplinin zorunluğu olan bir düzey. Bu olmayınca sanat da, ideoloji de, demokrasi de, politika da, yüzeyde bir kuruntudan, taklitçi zavallı bir gösterişten öteye gidemiyor.
10 Ağustos 1981
Haldun Taner
Not: Böyle bir yazıyı buraya koymamızın nedeni, kazanç amacı gütmeyen Kültür Sanat Tv’nin okumayı özendirmek istemesi, okuyan okurundan helâlinden ilk kitapçıya gidip bir Haldun Taner kitabı alması ne güzel olurdu.
