Batı olarak ifade ettiğimiz gelişmiş toplumlar söz konusu gelişmişlik payesini elde ederken uzun ve sıkıntılı bir süreçten geçmiştir. Kendilerine göre daha alt seviyede bulunan toplumların dillerine yerleşen, ancak, Avrupalıların kendi..

Batı olarak ifade ettiğimiz gelişmiş toplumlar söz konusu gelişmişlik payesini elde ederken uzun ve sıkıntılı bir süreçten geçmiştir. Kendilerine göre daha alt seviyede bulunan toplumların dillerine yerleşen, ancak, Avrupalıların kendi içlerinde yeniden doğuş olarak tanımladıkları batılılaşma, modernleşme ve çağdaşlaşma olgusu çok sıkıntılı bir biçimde ortaya çıkmıştır.
Başka bir deyişle, XIX. ve XX.’nci yüzyılın portresi XV’inci yüzyıldan itibaren çizilmeye başlamıştır. Sadece XIX. ve XX’nci yüzyıla bakmak, resmi anlamak ve yorumlamak için yeterli değildir. Dolayısıyla meselenin kırılma noktalarına bakmak gerekir. Bu düşünceden hareketle batıda aklı ve ilmi merkezine alarak insanını kiliseden, ruhban sınıfının feodalitesinden, eski orta çağ düzeninden kurtaran süreç; Rönesans, aydınlanma, Fransız ihtilali ve sanayi devrimi çizgisinde değerlendirilmelidir. Wolfgang von Goethe batı medeniyetinin üstünlüğünden söz ederken şöyle der: “Her şeyin başlangıcı eylemdir”.
Ortaçağda, Batılı toplumların içinde bulundukları ortam göz önüne getirilirse; batıdaki ilerleme arayışının temelinde, toplumdaki kurulu düzene karşı bir hoşnutsuzluğun olduğu söylenebilir. Bulunan çözüm yolu ise mevcut toplumsal düzeni yıkmak ve yerine yeni ve daha iyi bir toplum kurmak olarak özetlenebilir. Son dönemlerde yapılan araştırmalar, Ortaçağ zihniyeti gibi ifadelerin 476-1453 yılları arasını ifade eden dönemin tamamı için kullanılabileceğini ortaya koymaktadır. Ortaçağın hem bilim tarihi hem de siyasi ve sosyal tarihi bakımından tek bir bütün olmayıp üç farklı döneme ayrıldığı belirtilmektedir.
Buna göre, 500-1000 yılları erken Ortaçağ, 1000-1300 yılları arası yüksek Ortaçağ, 14. ve 15’inci yüzyıllar ise geç Ortaçağ dönemidir. Yüksek ve geç Ortaçağ dönemleri Rönesans için hazırlık dönemi olarak nitelendirilirken, “karanlık çağ” ifadesinin ancak erken Ortaçağ için gerekli olduğu ifade edilmektedir.
Batıda Rönesans ile başlatılacak yenileşme, yeni ve üstün bir toplum düzeni kurma faaliyetleri, düşüncenin üstün bir toplum düzeni kurulmasında önemli bir silah olduğuna işaret eden aydınlanma toplumunu devrimci hareketlere yönelten Fransız ihtilali ve bu amacı gerçekleştirecek maddi vasıtaların ortaya konulduğu sanayi devrimi şeklinde bir dizi tarihi süreçle pekiştirilmiştir.
Bu süreçte Batı; aklı ve ilmi merkezine alarak insanını kiliseden, Ruhban sınıfından,feodaliteden ve eski düzenden kurtarma girişiminde bulunmuştur. Diğer bütün özelliklerinin yanı sıra, Ortaçağ kavram ve yöntemlerine karşı bir başkaldırı olarak dikkat çekmiştir. Özellikle coğrafi keşiflerle yeni kıtaların bulunması, insanlarda merak ve araştırma arzusu uyandırarak, Rönesans ve reform hareketlerine zemin oluşturmuştur.
Matbaanın icadının da bu gelişmelerde hiç de azımsanmayacak kadar büyük bir etkisi olmuştur. Bu konuda Amerikalı Barbara Tuchman “Orta Çağ’da sıradan bir kişi; bilgiyi oyun ve şiirle, türkü ve masallarla elde ederdi.” demektedir.
Okuma; ortalama bir kişinin bilgiyi elde etmesini sağlamakta, okuyanlar ile okuyamayanlar arasında bir fark yaratmakta ve oyun bozulmaktadır. Okur-yazarlık insana kendini geliştirme imkânları sağlaması ve bilinç yapımızın iletişime bağlı olarak yeniden biçimlenmesi bilinen bir gerçektir. Bu bağlamda yalıtılmış okuyucu ve onun gözlerinin herkesten istediği, sadece sessiz kalmalarıdır. Ayrıca, reform hareketleriyle birlikte bir değerlendirme yapan M. Ali Kılıçbay “Bilinç yapımızın iletişim yapısına paralel olarak yeniden biçimlendirildiği” görüşünü savunur.
Bu bağlamda matbaa, yazarlarda yükselen ve bozulmamış benlik bilincini serbest bırakırken okurlarda da benzer bir tutum yaratmıştır. Matbaadan önce tüm insan iletişimi bir toplumsal çerçeve içinde ortaya çıkmıştır.
Okuyucu-yazar ilişkisi özelleşmiş, nihayetinde ise üretim ve tüketim sürecinin her iki ucunda bireysellik iddialarının çok güçlü duruma geldiği psikolojik bir çevre yaratmıştır. Dönemin çeşitli sanatsal eserleriyle de desteklenen bu çevre, hümanist anlayışın zeminini oluşturacaktır. Bu şartlarda gelişen Rönesans; insanın kendi üzerine eğildiği, kendini keşfettiği ve hümanist görüşün önem kazandığı bir dönemdir. Rönesans’tan itibaren artan refaha paralel olarak Batılı merkezlerde zihniyetler ve adetler değişmeye ve zevkler incelmeye başlamıştır.
Orta Çağ’da egemen olan Hristiyan anlayışa göre, bu dünyanın değeri, insanın öbür dünyaya hazırlanışı ile ölçülüyordu. Oysa hümanistler insanın bu dünyadaki yaşamı ile ilgilenmişlerdi. İnsan alınıp incelenmeliydi. Bütün bunlar insanın kendi üzerine eğilmesine, başka deyişle, insanın kendini keşfetmesine neden olmuştur. Rönesans döneminde yenileşmenin çıkış noktası antik çağ düşüncesi, karşısında olduğu anlayış ise Orta Çağ düşüncesidir. Fakat zamanla ilginç bir sonuç ortaya çıkmıştır. Çünkü yeniden doğuş antik çağın kaynaklarına geri dönmek suretiyle gerçekleşmiş olmakla birlikte, edebiyat ve felsefede özellikle bilimlerde antik çağın dışında, hatta karşısında bir takım sonuçlara ulaşılmıştır.

Nitekim bilimde Kopernik ile başlayan değişim, Aristo tarafından temsil edilen antik çağ bilim anlayışının kökten sarsılmasıyla sonuçlanmıştır. Diğer bir ifade ile Rönesans düşüncesinin Orta Çağ düşüncesine karşı tutumunun dayanak noktası antik çağ olmuş fakat sonuçta antik çağ düşüncesi kökten değişmiştir. Rönesans’ın önemi de bundandır. Yani kültür hareketi olarak başlayıp birçok anlamda yeni bir anlayışın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Özellikle hareketin merkezinde yer alan aydınlanmacı anlayış, her türlü fikri faaliyeti çerçevesine alarak pasif bir taklit ve incelemenin ötesinde hareketi kendine güvenen bir eleştiri aşamasına taşımıştır.
Aklın ön plana çıktığı aydınlanma çağına geçişin temelini hazırlamakla kalmayıp, Rönesans dönemi bir taraftan Orta Çağ’dan farklı bir zihniyetin doğmasına vesile olmasıyla, diğer taraftan söz konusu zihniyetin ortaya koyacağı bilimsel çalışmalardaki yeni bakış açısıyla modern bilime uzanacak yolu da hazırlamıştır.
Aydınlanma veya akıl çağı olarak da bilinir. Buradaki aydınlanma deyimi, aydınlatan veya aydınlanan insanlara değil; zihniyet ve fikir değişimine işaret etmektedir. Bu dönemdeki entelektüel etkinliklerin başında bilimdeki çalışmalar, felsefe ve teoloji gelmektedir. Bu devrin genel özelliklerine ve bilimsel açıdan genel karakterine bakacak olursak aydınlanma, insanın kendi aklı ve deneyimleri ile geleneksel görüşler, otoriteler ve ön yargılardan kendini kurtarıp yalnızca aklına dayanarak dünyayı ve hayatını kavrayıp düzenlemeye çalışmasıdır.
Bu anlamda aydınlanma çağı insan aklının öncelikli ve özel öneme sahip olduğu düşüncesine dayanır. Burada esas olan inanmak değil, bilmektir. Bu genel belirlemeden anlaşıldığı üzere burada sorgulanmak istenen, insan varlığının anlamı ve bu dünyadaki yeridir. Nitekim aydınlanmanın klasikleşmiş bir tanımını verdiği kabul edilen Kant’a göre de; “Aydınlanma, insanın kendi kusurları sonucu düşmüş olduğu olumsuz durumdan, yine kendi aklını kullanmak suretiyle çıkma çabasıdır.”
Çünkü Kant’a göre; insan içinde bulunduğu olumsuz durumu aklın kendisi yüzünden değil, onu kullanmaması yüzünden düşmüş ve insan şimdiye kadar aklını kendi başına kullanamamış, hep başkalarının kılavuzluğuna ihtiyaç duymuştur. Bu yönüyle aydınlanma, Orta Çağ düşüncesine ve yaşam anlayışına karşıt bir dünya görüşü olarak ortaya çıkar.
Başka bir deyişle bu yüzyılda amaç, tıpkı Rönesans’ta olduğu gibi her türlü tarihsel otoriteden bağımsız olarak deneyin ve aklın sağladığı doğrularla doğayı ve yaşamı anlamak ve açıklamaktır. Fransa’nın merkezinde bu çağda, Fransız aydınları akıl ve bilimin özgür koşullar altında dine gerek bırakmayacak yeni bir dünya görüşü için yeterli olduğu inancındadır. Söz konusu süreçte özellikle insanın içinde iyi insanla kötü toplum arasında çelişki fikri ön plana çıkmaktadır. Dönemin düşünürlerine göre bu çelişkinin ancak bir çözüm yolu olabilirdi.
Bu da insanın doğal iyiliğine dayanan ahenkli bir toplum kurulmasıdır. “Doğal düzenin” evrensel, değişmez ve iyi niyet ilkelerine dayanan böyle bir toplum, kaçınılmaz bir şekilde kişisel özgürlük, genel mutluluk ve ulusal refah getirecektir. Bu doğal düzene olan inanç, aydınlanma çağının düşünürlerinde genel bir inanca dönüşmüştür. Aydınlanma, kapitalizm ve sonra emperyalizmin gelişmesine katkı sağlamıştır. Batı Avrupa, kıtada savaş ve değişimden kaçarken dünyanın geri kalan bölgelerinde hızlı ve yaygın bir sömürgeciliğe yönelmiştir. Bu yeni sömürgecilik düzeni, Amerika kıtasının keşfi ile başlamış olan sömürgecilikten farklı idi.
Sömürgeler Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu şeker ve baharat gibi ürünlerin sağlandığı yerler olarak kullanılmıştı. Sanayi devrimi, sömürgecilik anlayışını kökten değiştirmiş, sömürgeler bir yandan Avrupa için sanayi hammaddesi ve gıda üreticisi olmaya zorlanırken diğer yandan da Avrupa’nın kitlesel sanayi mallarının alıcısı haline gelmiştir. Başka bir deyişle Avrupa için bir pazara dönüştürülmüştür. Dönüşen sadece sömürgecilik anlayışı ve sömürgeler değildi.
Bilgi ve tabiatın kendisi, gitgide artan bir şekilde metalaştırılmıştı. Başka bir deyişle, satın alınabilen ve satılabilen şeyler haline getirilmişti. Sanayi devriminin yarattığı en kirli değişiklik, zaman ve mekân kavramlarının farklılaşması oldu. Zaman; gün ve geceden, mevsimlerden ayrıldı. Makine üretimine bağlı olarak hızlandı. Aynı şekilde mekân kavramı da değişti, mesafeler kısaldı, toprağa bağımlı ve kuşaklar boyunca doğduğu yerde yaşayıp ölen insanların yerini gittikçe artan ölçüde kentlerde yaşayan insanlar aldı. Bütün bu değişikler Batı’da bir uyum sorununu da getirdi.
Bunun üzerine XIX. yüzyılda, Avrupa’da barışı tehdit eden önemli olaylar karşısında büyük güçlerin kurduğu bir karşılıklı danışma sistemi oluşturuldu. Avusturya, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın, daha sonra Almanya ve İtalya’nın da katıldığı bu uyum sistemi; genellikle büyük devletlerin barışın tehdit edildiğini düşündükleri anda topladıkları konferanslar ile yürütülmüştür. Sonuçta büyük güçlerin hegemonyası egemen oluyordu.

Sistem büyük güçleri, üçlü ittifak ve üçlü itilaf olarak iki kutba bölmüştü. Batıda Rönesans, hümanizm ve aydınlanma ile süren zihinsel dönüşüme karşılık doğuda İslam toplumlarında neler oluyordu? Bu sorunun cevabı Müslümanların kendi dinleri ve evreni nasıl değerlendirdikleri, oluşturdukları kendi mahalli anlayışları şekil verdi. Bu durum, Müslümanları önce aydınlanma sonra karanlık dönem olarak tasnif edeceğimiz sosyolojik fay hatlarına böldü.
İslam’da aydınlanma fikirlerini bir değerlendirmeye tabi tutacak olursak; aydınlanma çağı olarak adlandırılan dönem, aydınlanma felsefesinin 18’nci yüzyılda doğup benimsendiği dönemdir. Batı toplumunda 17. ve 18’nci yüzyıllarda gelişen akılcı düşünceyi eski geleneksel değişmez kabul edilen varsayımlardan ve ideolojilerden özgürleştirilmeyi ve yeni bilgiye yönelik kabulü geliştirmeyi amaçlayan düşünce gelişimini kapsayan dönemi tanımlar.
Aydınlanma çağı örneklerinden Voltaire’nin “La Lettura Della Tragedia” adlı eseri aydınlanmaya yol açan başlıca eserlerden biri sayılır. Bu eser, rönesansın gelişmesiyle kendini gösterir. Almanya’da İmmanuel Kant, Johann Gottfried Herder, Fransa’da Rene Descartes, Denis Diderot, Montesquieu, Jean-Jacques Rousseau, Voltaire, Büyük Britanya’da John Locke, aydınlanma çağının en büyük temsilcileri olarak gösterilmektedir.
Aydınlanma felsefesi ya da 18’nci yüzyıl felsefeleri genel olarak insanın kendi yaşamını düzenlemesini yeniden gündeme almış, hem insan düşüncesinin hem toplumsal yaşamın köklü değişimlere uğrayacağı bir sürecin fikirsel başlatıcısı olmuştur. Bu yüzyılın sonlarına doğru meydana gelen Fransız Devrimi (1789) ve ardından gerçekleşen modernleşme süreçleri, düşünsel anlamda etkilerini ve kaynaklarını aydınlanma felsefesinde bulmaktadır. Dünyadaki Tanrı merkezli toplumsal yapının ve düzenlemelerin yerini bu süreçte akıl merkezli toplumsal düzenlemeler arayışı alır. Geniş anlamıyla aydınlanma, Orta Çağ’da hüküm süren dünya görüşüne karşı yeni bir dünya görüşünün ortaya çıkması ve temellendirilmesi olarak belirtilir. Bu yüzyıl yeni bir ideal ile tarih sahnesinde yer alır. Bu ideale göre aklın aydınlattığı kesin doğrulara ve bilginin ilerlemesine dayanan entelektüel bir kültür egemen olmalıdır. Bu kültür sonsuz şekilde ilerlemelidir. Böylece ilerleme ideali, geleneğin köleliğinden kurtularak sürekli mutluluk ve özgürlük yolunda gelişeceği düşüncesine dayandırılır. Aydınlanma felsefesinin kaynağı Rönesans felsefesi ve özellikle de 17’nci yüzyıl felsefesinin koyduğu ilkelerdir. Rönesans’tan itibaren düşüncenin tarihsel otoriteden kurtulması, bilgi ve yaşam hakkında akla ve deneye dayanmaya başlaması söz konusudur.
17’nci yüzyılda bu gelişmeler sistemleştirilip temel ilkelere dönüştürülmeye başlanmış ve rasyonalizmin belirginleştiği bu yüzyılda aydınlanma felsefesinin düşünce temelleri bir anlamda hazırlanmıştır. Sekülerleşme (insanların yaşamlarında dinleri referans olarak görmemeye başlaması, dinin toplumsal alanda etkinliğinin azalması), aydınlanma felsefesinin ve genel anlamda aydınlanmacılığın her tür girişiminde temel olmuş bir yönelimdir. 18’nci yüzyıl felsefesinde meydana gelen teorik sorunların yeni bir takım sentezlerle aşılmaya çalışılması söz konusu olmuştur.

Aydınlanma çağı; aklın ışığında felsefenin de yepyeni bir etkileyicilikle ortaya çıkışına, yaygınlaşmasına, yeni sentezler ile sistematikleştirilmesine etki etmiştir. Bu bakımdan bu yüzyıla “felsefe yüzyılı” denmesi de söz konusudur. Kant, aydınlanma düşüncesinin kurucu ilkesi olan akıl konusunda şöyle der: “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmama durumu ise insanın kendi aklını bir başkasına kiralaması ve o şahsın kılavuzluğu olmaksızın aklını kullanamayışıdır.”
İşte bu ergin olmayışa, insan kendi suçu ile düşmüştür. Bunun nedeni de; aklın kendisinde değil, başkasının kılavuzluğu olmaksızın kendi aklını kullanamayan insanda aranmalıdır. “Aklını kendin kullanmak cesaretini göster.” sözü şimdilerde aydınlanmanın parolası olmaktadır.
Aydınlanma çağının ana fikri, akıl aracılığı ile doğru bilgilere ulaşabileceği ve bu doğru bilgi ile de toplumsal hayatın düzenlenebileceğidir. Öte yandan bilim de aydınlanma çağına öncülük eder. Bu çağda ayrıca çok yoğun bilimsel gelişmeler kaydedilir. On beşinci yüzyıldan itibaren, yeni keşifler ve gelişmeler ortaya çıkmaya başlar. İcatlar bu süreci hazırlamış, bunun sonunda da karanlık çağ olarak değerlendirilen Orta Çağ’ın sonuna gelinmiştir. Deney ve gözlem, aklın uygulama araçları olarak, bu dönemde bilimsel yöntemin ilkeleri biçiminde ortaya çıkmış ve tabiat bilimlerinde önemli gelişmelere kaynaklık etmiştir. Dinde düşüncenin durumu ise gerileme olmuş, aydınlanmacılıkla birlikte dinin kuruculuk ve egemenlik gücü kaybolmuştur.
Rönesans ve reformlarla başlayan bu gelişmeler aydınlanma ile doruğa ulaşmış, buradan itibaren “Modernite” denilen sürecin oluşumunu hazırlamıştır. Bu süreç aydınlanmacılıkta köklü bir zihin değişikliği anlamına gelmektedir. Newton ve Kopernik ile evren kavrayışı bütünsel bir değişime uğramış, Descartes ve Kant gibi isimlerle bu değişen zihniyetin felsefi düşüncesi geliştirilmiştir.
Avrupa’daki endüstri devrimleri de bu sürecin maddi temelini oluşturmuştur. Yeni ve bambaşka toplumsal ve ekonomik ilişkiler içerisinde yaşamaya başlayan insanlar, ortaya çıkan yeni düşünce biçimleriyle dünyaya farklı gözlerle bakmaya başlamışlardır. Bunun sonucunda modern yaşamın temelleri atılmıştır. Sözün burasında aydınlanma felsefesinin dayandığı temel ilkelere bakacak olursak;
1.Akılcılık Aydınlanmacılara göre insan yaşamında akıl hemen hemen her şey demekti. Antik çağlardan beri insanı yükselten ve yücelten akıldı. Yine, insanı diğer canlılardan ayıran ve üstün kılan akıldı. Az akıllı insanlar, herhangi bir canlı, akıllılar ise insandı. İnsanın insan olması kadar, tüm insanlığın ilerlemesi için gerekli olan akıl, evrensel akıldı.
2 Deneycilik Aydınlanmacılar, insan yaşamında akıl yanında deneyciliğin de önemli olduğunu söylüyorlardı. Akılcı bir düşünüş; gerçeğe ulaşmak için, zaten deney yapardı. Doğru ve yanlışı anlayabilmek için yapılan deney, aklın kullandığı bir metottu.
3.Mutluluk Aydınlanmacılara göre insanın mutluluğu öbür dünyaya yönelik bir çaba değil, bu dünyadaki yaşamıyla ilgiliydi. Çünkü insan rahat, kendine layık ve mutluluk içinde yaşamak ister ve bu dünyada bunu gerçekleştirmek için gayret ederdi. İnsanlar var oldukları andan itibaren tabiata kendilerini uydurma çabasında olduklarından, tabiata egemen olmaya çalışarak yaşam standartlarını sürekli yükseltmişlerdi. Bu; insanın daha iyi, daha mutlu ve insanca yaşaması demekti.
Aydınlanma düşüncesinde yine yaşamla ilgili Eudaimonizm (Hazcılık) fikri yer almaktaydı. Buna göre, insan iyi yaşamalı ve yaşamdan zevk almalıydı. Ünlü bir optimist görüş insanın kendisine ve diğer insanlara sevgi ve saygısını arttıracaktı. Böyle dışa dönük optimist insanlar, aynı zamanda başarılı olanlardı. Hazcı düşünce aynı zamanda faydacı görüşü de beraberinde getirir inancı hakim olmuştu. Çünkü kendisi ile barışık insan başkalarıyla da barışık olduğundan kendisini düşündüğü kadar, başkalarını da düşünecek ve onlara yararlı olacaktı.
4.Aydınlanmacılar Bilim ve Tabiata çok Önem veriyorlardı. İlim zaten akılcılığın ürünüydü. XVII. yüzyıldaki hayranlık uyandırıcı bilimsel gelişmeler, XVIII. yüzyılda da özümsendi. Bu dönemde de bir önceki yüzyıldaki bilimsel gelişmeleri sürdüren üstün yetenekli bilim adamları vardı. Louis Lagrange ve Simon Laplace matematik, fizik ve astronomi alanlarındaki bilimsel teorileri temel alarak bunları daha da geliştirdiler. Örneğin; Laplace ünlü “Nebülöz Hipotezi” ile gök cisimlerinin gazlardan oluştuğunu ortaya koydu, Antoine Lavoisier kimyada devrim yaptı, Henry Cavendish oksijeni keşfetti. Bilim adamları yanında düşünürler hatta krallar bile tabiat ilimleri ile ilgilendiler.
Aydınlanmacıların devlet görüşü “Mekanist” devlet görüşüdür. Buna göre devlet kendiliğinden oluşan organik kutsal bir varlık değildir. Bir tür sözleşme ile oluşmuş, halkın hizmetinde olan bir kuruluştur. Onlara göre devlet, bireylerin ilerlemesi ve refaha kavuşturulmasını amaç edinmiş bir kurumdan ibaretti. Aydınlanmacılardan John Locke’un devlet anlayışı liberaldi. John Locke kişilerin doğal haklarını esas almaktaydı. Jean-Jacques Rousseau’ya göre ise devlet kendini meydana getiren kişilerin yararlarının dışında davranamazdı. Ona göre devletin görevi kişinin hak ve özgürlüklerini garanti etmekti.
Böylece aydınlanmacılara göre, kişilerin ne düşündükleri ya da neye inandıkları devleti ilgilendirmez. Devletin görevi, kişilerin hak ve özgürlüklerini korumaktır. Aydınlanma ile ilgili çeşitli görüşleri ifade ederek kitaba başlangıç yaptık. Aydınlanma düşünürlerinin Batılı aydınlar tarafından nasıl değerlendirildiği, Doğulu aydınların konuya nasıl yaklaştıkları, İslam’da yaşanan aydınlanma hareketleri ve milliyetçi Müslüman bir aydınlanma gerçekleşebilir mi? Bunları beraberce tahlil edeceğiz. Konuya Batılı aydın gözüyle aydınlanma düşünce felsefesiyle başlayalım. Antik Yunan felsefesini değerlendirirken; M.Ö. 2500-1400 yıllarına kadar Girit’te hüküm süren ve Homeros’un da övgüyle söz ettiği Miken uygarlığının ve bunun yanı sıra Mısır, Babil, Fenike hatta Pers uygarlıklarının antik Yunan’a ve onun felsefesine önemli miraslar bıraktığını öncelikle kabul etmek gerekmektedir. Matematik, tıp gibi bilimlerin atalarını geriye doğru belirlemeye çalışırsak Mısır’da bulmak mümkünken, felsefe ya da daha doğru ifadeyle 30 felsefenin hem niteliksel olarak üretilmesinde hem de diğer uygarlıklara devrinde etkili olanlar Yunanlılar olmuştur.
İhtimaller ve varsayımlardan hareketle verileri bir kenara bırakarak, biri Doğulu kompleksi diğeri de Batılı megalomanlığının olayları saptırması ile Yunan felsefesi anlaşılamaz. Bertrand Russell, “Batı Tarihi” adlı eserinde Yunan felsefesini incelerken ölçülü davranmıştır. Doğunun küçümsenmesinin aracı haline getirilen ve bir tür Batı ırkçılığına malzeme yapılan konulardan sıyrılarak değerlendiren Russell, eleştirel yaklaşarak Yunan felsefesinin hakkını teslim etmiş ve şu değerlendirmede bulunmuştur:
Aydınlanma çağından yakın geçmişe kadar Grekler her şeyin iyisini bulmuş ve çağdaş insanların batıl inançlarına saygıyla bakmışlardır. Platon’dan önceki filozofların hiçbir yazısı bütün olarak günümüze ulaşmamıştır. Kendinden önceki filozofların görüşlerini kendinden sonraki kuşaklara titizlikle devretme şerefi ise Aristoteles’e aittir.
Stoacılar (Stoacılık, kurucusu Kıbrıs’lı Zenon olan felsefe okuludur. Stoacılar doğaya uygun yaşamayı felsefi olarak benimsemişler ve dünya vatandaşlığını savunmuşlardır. Mutluluk dış koşullara bağlı olmamalıdır önermesini dile getirmişlerdir); kilise kaynakları ve özünde görüş ve iddiaları ile örtüşmeyen Yunan filozoflarının polemiklerinin ve bu felsefi görüşlerin sonraki kuşaklara aktarılmasında önemli rol oynamışlardır. Yunan filozofların bir tarafında materyalist Demokritos, diğer tarafında idealist Platon bulunuyordu. Bu filozoflar birbirlerini derinden etkilemiştir.
Yunan filozoflarını değerlendirecek olursak: Herakles (Herkül); bu masala inanmadı. Korkmadan mağaranın derinliklerine indi. Eğri büğrü Hades Kapısını, Cerberus (Serber) adlı üç başlı köpeğin koruduğunu işitmişti. Bu köpeğin kuyruk sokumunda bir yılanın bulunduğu söylenirdi. Herakles koridorlarda dolaştı ve eski tür inançları dağıttı. Bu durum inançların yıkılmasında bir sembol haline geldi.
Prometheus’un ateşi çalıp insanlara armağan etmesi yani karanlıkla aydınlığın savaşı Herakles’ten önce mitolojik kahramanlar vasıtasıyla süregeliyordu. Herakles de meşalenin ışığını geleneksel kör inançları simgeleyen karanlığa tutmuş ve kör karanlığı yırtarak gerçeğe çıkarmıştır. Bu meşale karanlığa karşı aydınlığın, bilinmeyeni bilmenin günümüze dek süren kesintisiz savaşımının ilk başlangıcı gibidir. İnsanların ihtiyaç duydukları şeyleri, uzun süre kendi denetiminde ve özelinde ne tabiat, ne de Tanrı tutabilir.
Yunan filozoflarının sırrı; bilinenler üzerinde kuşku duymaları ve tabiat üzerindeki bütün her şey üzerine düşünce üretebilmelerinden kaynaklanmaktadır. Fizik, uzay, tıp, matematik, politika gibi bütün her şeyi sorgudan geçirip, bu konularda fikir ileri sürüyorlardı. Tabiat âdeta üstatların deneme tezgâhı olmuştu.
Düzenlenen şölenlerde eğlenmekle yetinmiyor, her konuda tartışıyorlardı. Onlar için, hiçbir engel tanımadan düşünmek temel ilkeydi. Abderalı Demokritos’un düşünceleri Lukretius aracılığı ile tabiat bilimlerinin doğuşunu temelleştirmiştir. Yüzlerce yazılı eser bırakan Aristoteles’in diliyle komünist olduğu için tevkif edilen çağdaşı Demokritos’a ithafen söylediği Yunan filozoflarının neredeyse tümü için ortaklaştırabilecek özellikleri tek bir cümle ile ifade etmek gerekirse, “Her şey üzerine kafa yormayı, Pers tahtını ele geçirmeye, bir tek sorunun cevabını bulmaya tercih ederdi.” Yirmi yedi yıl hapis yatan Campanella, Demokritos’un düşüncelerini benimsemekle, kiliseye karşı çıkmakla, din kurallarının dışına çıkmakla ve Aristoteles’in dünyanın sonsuz ve bozulmaz olduğunu söyleyen düşüncesine karşı çıkmakla itham edilir. 50 sefer hapishaneye girer ve çıkar, tüyler ürpertici işkencelere uğrar, öldü sanılarak bir kenara atılır. Bütün bunlar onu yolundan döndürme yerine Pythagoras’cı yapılara olan tenkitlerini sürdürmeye devam eder.
Friedrich Nietzsche’ye göre; başka milletlerin ermişleri, Helenler’in bilgileri vardır. Bilgi onu kullananın hizmetine vermesi için uygun sosyolojik mekânın oluşmasını bekler. Köleci Roma-Yunan felsefesi külliyatından yüzlerce yıl sonra ortaya çıkmış olan Hristiyanlığı, 324 yıl sonra resmi olarak siyasi çıkarları gereği devletleştirirken bu felsefenin motiflerinden yararlandıysa; bu, o felsefenin kendisini eleştirmeyi gerektirmez. Atomun bir silah olarak kullanılmasının ve yüzbinlerce insanın ölümünün sorumlusu Einstein’ın olamayacağı gibi… Kilise, düşünce dünyasının ana sorumlusudur. Nietzsche’nin Hristiyanlıkla ilgili yönelttiği tenkitlerin nedeni ideolojik olarak piskoposlardır.
Fakat gerçek güç, Roma’nın kılıcıdır. Egemenliğin kuvvet ve zor aygıtı Tanrı değil, kilise ve sömürücü egemen sınıflardır. Bu sınıfların, egemenlik alanı dönüştürmeyi başarmış teokratik Roma’nın Tanrılaştırılmış Sezar’ıdır. Hangi din ya da ideolojiye önderlik etmiş olursa olsun imparatorlukların kaçınamayacakları son, nihayetinde geçici ve despotik bir devlet yapılanmasıdır. Bu önerme, yedi yüz binin üzerinde köleyi ayaklandırıp Mısır’ın dışına çıkarmayı başarmıştır. Hz. Musa ve bütün insanların kardeş olduğunu öneren ve bu yüzden Yahudi egemenlerinin ve Roma’nın gazabına uğrayan Hz. İsa için olduğu kadar, “Bütün Müslümanlar kardeştir.” düşünüşüyle birbirlerini kırmaktan bitap düşmüş Bedevi kabilelerini örgütlemeyi başaran Hz. Muhammed için de geçerlidir.
Onlardan sonra gelen bütün devlet yapılanmalarında hangi iddia ile yola çıkılmış olursa olsun, tabiatın çelikten daha güçlü bu yasasından kaçınılamamıştır. Aydınlanmanın temellerine ilişkin, tıpkı Çiçero’nun büyük çabalarla Arşimet’in mezarını bulması gibi arkeolojik bir araştırma yapacaksak, Antik Yunan’a gideriz. Demokritos’un eserlerini ezberleyerek mekanik, matematik ve geometri konularındaki bilgilerini askeri alanda kullanan Arşimet’in boynuna Romalı bir askerin vurduğu kılıç, Batı’da karanlıkla aydınlığın çatışmasının ilk ve çıplak anı, karanlığın lehine savaşın kaybedilmesinin tarihsel momentidir.
Bütün dünya Yunanlıların güzel sanatlarını, bilimlerini, deneyimlerini, dillerini hatta dinlerini giderek artan ölçüde benimsemişlerdi. Afganistan’da hala ayakta kalmış sütunlardaki Budist sanatının öğelerinde hiç kuşkuya yer bırakmayacak bir Yunan etkisi vardır. Köleleri, konuşan aletler olarak değerlendiren Aristoteles “En güzel resmi çizen ressam bu güzellikte bir yüz göstermek zorunda değildir” demiştir.
Platon’un görüşlerine karşı çıkarken, toplumculuğuna bazı istisnalar dışında karşı görüş ileri sürer. “Devlet yapısı, kurumlarıyla en iyi biçimde kurulacaksa, mülkiyeti en iyi şekilde düzenlemek gerekir. Ortaklaşa hayat ve ortaklaşa sahiplik zaten en iyi zamanlarda bile sağlanması güç şeylerdir. Bir de üstüne üstlük normal zamanlarda iki kat daha güçleşir.” diyerek, Aristoteles kendi tezini savunuyordu.
Campanella’nın kendi eserinden neredeyse sözcüğü sözcüğüne aktardığı şekilde Platon; devlet için yetiştirilen savaşçıları, savaşçı ve eşitlikçi Sparta’dan hareketle tanımlıyor.
“Savaşçılarımızın karıları hepsinin arasında ortak olacak, hiç biri erkekle ayrı oturamayacak, çocuklar ortak olacaktır. Ana baba çocuğunu, çocuk da ana babasını tanımayacaktır”.
Sokrates demokrasi yerine, oligarşinin diktatörlüğünü ve Sparta’nın asker yolu ile kurulan 30’lar yönetimini desteklemiştir. Yönetimde kendi öğrencileri de vardır. Demokrasi başarısız olduğuna göre, en azından seçkin felsefi bilgilerle donatılmış ve eğitilmiş yöneticiler devletin sorunlarına çareler bulacaklardır. Sokrates’in görüşlerine göre; ya felsefeciler yönetici, ya da yöneticiler felsefeci olmalıdır. Ancak bir yıl kadar sonra Tiranlık devrilir ve demokrasi gelir, hükümet Sokrates’i yargılamaya tabi tutar. Öğrencileri onu kaçırmayı teklif eder, ama Sokrates baldıran zehiri içerek hayatına son verir.
Aydınlanmanın önünü açan antik Yunan’da, aydınlar toplumculuk ile ferdiyetçilik arasında gitmiş gelmişler ancak bilginin kaynağını bulmak uğrunda hayatlarını bile feda etmişlerdir.