Kasantra’nın Çığlığı

Homerros’un büyük eseri İlyada’yı okuyanlar bilir. Truva Kralı Priamos’un kızı Kasandra, Apollon tapınağında kahin, yani bilicidir. Gelecekte olacaklardan haber verir. Çağının aydınıdır, bilgesidir, yol göstericisidir kahin/bilici Kasandra. Derin bilgisi ve..

Kasantra’nın Çığlığı
Yayınlanma: Güncelleme: 8 okuma

Homerros’un büyük eseri İlyada’yı okuyanlar bilir. Truva Kralı Priamos’un kızı Kasandra, Apollon tapınağında kahin, yani bilicidir. Gelecekte olacaklardan haber verir. Çağının aydınıdır, bilgesidir, yol göstericisidir kahin/bilici Kasandra. Derin bilgisi ve sezgisi ile geleceğe ilişkin öngörülerde, uyarılarda bulunur; kentinin, ulusunun bekasına, yaşamsal kaderine, karşılaşacağı muhtemel tehlikelere ilişkin haberler, bilgiler verir, toplumu aydınlatır. Tıpkı günümüz aydını, bilim insanı, sanatçısı gibi.

İlyada’da anlatıldığı gibi, Kasandra, Truva’ya Yunanların saldıracağını, uzun süren savaşlar olacağını ve en sonunda kentin yakılıp yıkılacağını görür düşünde. O çağlarda düş de gerçek kadar önemlidir. Bu düşünü başta babası Truva kralı Priamos’a, kral ailesine ve bütün Truvalılara yana yakıla, yalvara yalvara anlatır, ama hiç kimseyi inandıramaz. Yaklaşmakta olan bu büyük felaketi anlatamamanın, böylece yıkımı önleyici önlemlerin alınmasını sağlayamamanın kahredici acısıyla yanar, kavrulur… Sonuçta Kasandra, savaşta tutsak düşer ve Agamemnon’un kölesi olur…

Günümüz gerçekliği ile ilgili benzerlik nerede diye sorulacaktır kuşkusuz. Benzerlikler bulmak, karşılaştırmalar yapmak, bazı bakımlardan yanlış algılama ve yorumlara yol açabilir. En yakın tarihsel örneğimiz Kurtuluş Savaşı ile bugünü karşılaştırmak ve benzerlikler kurmak daha gerçekçidir elbette. Ama tek bir olay ya da ilke, Truva’da da, Kurtuluş Savaşı’nda da, bugün için de ortak. Nedir o? Bir kentin, bir ülkenin, bir ulusun yabancı işgalciler tarafından bağımsızlığının yok edilmesi ve köleleştirilmesine karşı mücadeledir. Truva’dan günümüze üç bin yıllık deneyimin gösterdiği gibi, bir toplum için, işgalci ya da dış müdahaleye karşı direnmek, bağımsızlığı ve onuru korumak, en temel varoluşsal ilkedir.

Üç bin yıl öncesinin aydını Kasantra’nın büyük felaketi önceden haber veren çığlığa dönüşmüş bilgisi, aynı Anadolu’nun bugünkü halkı için de çok önceden yakılmış bugüne kadar yanmaya devam eden yüksek nitelikte bir uyarı ateşi değil midir? Duymasını, yorumlamasını bilen için, uçurumun kenarında dolaşan gelişmeleri ve muhtemel yıkıcı sonuçlarını aklıyla yüreğiyle derinden kavrayan bugünkü Türk aydınının bilgisi, önerisi ve uyarıları aynı nitelikte ve önemde bir çığlık, bir feryat değil midir?

Üç bin yıl önce de, yüzyıl önce de, bugün de bu çığlığın ne dediği, toplumu nereye çağırdığı açıktır: Vatan tehlikededir; millet büyük bir yıkım ve parçalanma tehlikesiyle karşı karşıyadır!

Taa 1990’lardan, özellikle 2002’lerden bu yana, küreselleşme ve Büyük Ortadoğu Projesi’yle ülkemize dayatılan ABD planı etnik bölücülük tehdidi ve yaratacağı felaket, olayı ilk kavrayan Türk aydınlarınca bütün boyutlarıyla topluma anlatıldı, tekrar tekrar uyarılar yapıldı, yapılıyor. Ve bu uyarılar hâlâ devam ediyor. Kör gözlerin ve sağırların bile gördüğü ve duyduğu halde, bugün bu emperyalist plan, Cumhur İttifakı ve DEM marifetiyle uygulanmaya çalışılıyor.

***

Türkiye’nin bağımsızlık ve bütünlüğüne kasteden, “yüz yıllık parantezi kapatma” ve tabuta son çiviyi çakma niyetli plana karşı, yaklaşan seçimde iktidarı devirmekten başka bir amacı olmayan, olmaması gereken Cumhuriyetçi muhalefetin konumu ise, sonuca kesin ulaşma açısından inandırıcı görünmüyor. Ancak Türkiye’nin siyaset fantezilerine ve oyunlarına tahammülü kalmamıştır. Nesnel koşulların ve halkın iradesinin bas bas bağırdığı “AKP’yi devirmek çok mümkün” yargısına öznel siyasal irade ve stratejinin doğru yanıt vermesidir sözkonusu biricik doğru adım.

Ana muhalefetin 100’ün üzerinde kitlesel eylem yaparak gösterdiği büyük enerji gerçekten övgüye ve alkışlanmaya değer. Ancak, bu başarılı eylemler toplamı, seçimi kazanacak temel stratejinin kritik, anahtar niteliğinde olmayan, ancak önemli taktiksel bir parçasıdır. Oysa, doğru bir stratejiye bağlanmıyorsa, taktiksel başarılar hedefe ulaştırmadan dağılıp giden gösterişli bir gürültüden ibarettir.

Evet, siyasal açıdan az çok bilinçli belli bir kesimde niyet ve kararlılık yüksek. Bu, Cumhuriyetçi-laik ve Atatürkçü direnmenin sürekliliği açısından temel bir koşul ve güvence oluşturuyor. Bunu sağlayan Özgür Özel’in cesur, meydan okuyan çabası, enerjisi küçümsenemez. Ancak siyaset, belli bir kesimdeki iyi niyet ve kararlılıktan öte bir toplumbilimsel olaydır ve matematiksel hesap sorunudur. Toplumdaki fikir, inanç ve eğilimler zorla değiştirilemeyeceğine göre, toplumbilimin en önemli test ya da ölçütlerinde biri olan anketlerin de gösterdiği gibi, kararların duygulara göre değil, bilimin, matematiğin ölçütlerinin konuştuğu nesnel verilere göre verilmesi zorunludur.

Peki, yaşanan bütün kötülük, haksızlık ve adaletsizliklerin ve büyük yıkım gerçeğinin kaynağı AKP’nin iktidarını son verecek, en az meclis çoğunluğunu, üstelik Parlamenter Demokrasiye geçme açısından zorunlu bir çok yasal değişikliği gerçekleştirecek düzeyde, üçte iki milletvekili çoğunluğunu kazanacak bir oy, hangi matematiksel akılla, plan ve stratejiyle sağlanabilir?

Özgür Özel ve İmamoğlu’nun şu anki izlediği, Altı Ok’taki Atatürk Milliyetçiliğine sırtını dönerek CHP + DEM oylarına dayanmayı esas alan seçim stratejisi ve taktikleriyle bu mümkün mü? Emperyalizm ve Türkiye ilişkisi, yani yükselen ulusal bağımsızlık ya da Atatürk milliyetçiliği tavrı, Tarih bilinci ve yükselen ulusal kültür dinamiklerini, en az 120 yıllık tarihin bilinciyle dikkate aldığımızda bu kesinlikle mümkün değildir. Oysa, DEM oylarına bel bağlamak yerine, onun en az iki misline varan muhalefetteki (Atatürkçü) milliyetçi oyları kucaklamayı esas alan bir strateji, kesin başarının anahtarıdır.

Üstelik DEM ile ittifak ya da DEM oylarını kazanmayı uman hesap, farzadelim ki anketlerde görüldüğü gibi kılpayı CHP’yi birinci parti yapıyor. DEM’in iktidar blokuyla “açılım” işbirliği nedeniyle, Cumhurbaşkanlığı seçiminde tabanının ez az yüzde ellisinin o tarafa kaymayacağının hiç bir garantisi yoktur. Çok daha önemlisi, şu anda en güçlü eğilim olan ve çoğu, % 30-40 arasında değişen kararsızlar içinde görünen, muhafazakar veya ilerici farketmez, Atatürk milliyetçiliği, ister sağ ister sol yorumlara bölünmüş olsun, DEM destekli kılpayı bir iktidara asla izin vermez, vermeyecektir.

Dolayısıyla, DEM’in ABD projesinin parçası olan bölücü siyesetleriyle işbirliği görünümü verildiği sürece CHP oylarının bırakın yükselmesini, şimdiden çok açık görüldüğü gibi, en iyimser bakışla % 35’leri aşamayacağını rahatlıkla görebiliriz. Üstelik CHP, DEM’e yaklaştıkça Atatürk milliyetçisi önemli bir seçmen kitlesinin partiden uzaklaşacağı, oyunu daha milliyetçi bir siyasete taşıyacağı kesindir. Anket sonuçları dikkatle incelendiğinde bunun şimdiden yaşanmakta olduğunu rahatlıkla görebiliriz.

Ve şu anda, CHP seçim siyaseti bir tıkanma, bir çatallaşma noktasına gelip dayanmıştır. Çünkü bu siyasal stratejide, ulusalcı/milliyetçi ve vatanseverlik bileşeni yoktur. Oysa yükselen en güçlü eğilim bunlardır. Dolayısıyla milliyetçi eğilimdeki önemli bir seçmen kitlesini dışlıyor bu strateji. Hiç bir zaman emperyalist sömürü ve baskıya karşı millici/milliyetçi bir hedefi olmayan Avrupa Sosyal Demokrasisinin siyasal stratejisini önemseyen, yer yer onu taklit eden bir mevcut çizgi ile Türkiye gerçekliğine uygun, Atatürkçü bir strateji geliştirilmesi imkansızdır. Bu nedenle, CHP yönetimi Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak riskiyle karşı karşıyadır.

Şu kimseyi yanıltmasın: “Anketlerde CHP hep birinci parti!..” Son iki yıldır izlediğim bütün anketlerde CHP, AKP’nin 1 ila 4 puan önünde, bu hiç değişmiyor. Bu kadar büyük adaletsizliğe, ekonomik krize, yoksulluk ve açlık tablolarına, Apo’yu, PKK’yı meşrulaştıran açılım rezaletine karşın bu rakamlar neden hiç değişmiyor?

Özellikle neden İyi Parti, Zafer Partisi gibi, kurucu temel ilkelere, laikliğe, çağdaş, akılcı bir kültüre sahip çıkan Atatürk milliyetçisi partilerin oyları hızla yükseliyor? Ayrıca bunlara, özellikle milliyetçi bir parti olarak Anahtar Parti’deki, ayrıca Refah ve Saadet partilerindeki oy artışlarını da ekleyebiliriz. Bütün bunlar, iktidardan uzaklaşan oyların büyük çoğunluğunun neden iktidar adayı CHP’ye değil de diğer partilere yöneldiğinin bir açıklaması gibi görünmüyor mu?

***

Neden, CHP’ye seçim kaybettirme riski taşıyan bu sakat denklem, Kılıçdaroğlu’nda başarısızlığın ana nedeni olduğu halde tekrar ediliyor. Bu başarısızlığa mahkum oluş, Kılıçdaroğlu’dan bu yana, güneşin her sabah doğup akşam batması kadar açık olduğu halde neden terk edilemiyor? Neden?.. Neden?… Ortada bir anlayış, bir kavrayış kıtlığı mı var? Ya da ortada, koskoca bir parti yönetiminin, bütün nesnel olgulara karşın, kendi aklını, muhakeme ve analiz gücünü tam olarak kullanamayan, muhtemelen dış güdümlü bir basiretsizlik mi var? Yoksa, CHP yönetiminin bağlılığını döne döne ifade ettiği Atatürk’ün Milliyetçilik ilkesi yanlış mı, modası mı geçmiş, Türkiye gerçeğine uymuyor mu? Bu gerekçeye dayanarak CHP yönetimi, burada, antiemperyalist Atatürk ilkelerini, özellikle milliyetçiliği, parti merkezine çöreklenmiş neoliberal bir hizbin marifetiyle, emperyalizmle uzlaşmanın ikiyüzlü bir gerekçesi olarak, sinsice ve uyanıkça “çağı geçti, güncelliyoruz” diyerek geçersiz mi ilan etmeye çalışıyor?

Üstelik Özel’in konuşmalarındaki anahtar kavramlar incelendiğinde, “demokratların birliği”ne odaklanırken, en başta Altı Ok’taki Milliyetçilik ilkesi olmak üzere dışlanan kavramlar kendiliğinden ortaya çıkıyor. Nedir bunlar? Milli/ulusal içerikli kavramlardır. Örneğin, ulusal, milliyetçi, millet, vatansever, Türk milleti… Bunların hiçbiri Özel’in konuşmalarında yer almaz. Onlar neoliberal “demokratlığın” günahkar kavramlarıdır.

Neden, neden diye sorup dururken, dönüp dolaşıp Özgür Özel’in uzun halkçı, emekten yana konuşmalarına geliyoruz. Yüzde doksan beşi doğru ve haklı bu konuşmaların. Peki, kalan yüzde beş neyi anlatıyor? Bu arada, Özel’in başkan olduktan sonraki bütün konuşmalarını dikkatle dinlediğimi belirteyim. Tayin edici bir yanlışı içeren kalan yüzde beş var ya, ya da yüzde bir, yüzde on, nasıl yorumlarsanız, bir kavanoz bala katılmış bir kaşık zehir gibidir. Nedir bu zehir? Şudur:

Özgür Özel, bütün konuşmalarında Avrupa merkezli bir siyasetten aşırma “demokratların birliği”ni gündeme getiriyor. Milli/ulusal, milliyetçi ve vatanseverlik içermeyen, döne döne “demokratların birliği”ne vurgu yapan bir ittifakı ya da Cumhuriyetçilerin birlikteliğini gündeme getiriyor. Oysa Türkiye gerçekliğinde, ulusal bağımsızlığı içermeyen bu “demokratlık” ilkesi, küreselci projenin, liberal özgürlükçülerin AB merkezli siyaset anlayışıdır.

Daha da vahimi “demokrasi” söylemi, ABD’nin BOP projesinin ya da zokasının tuzak yemidir. Çünkü kendileri zaten emperyalist olan ABD ve AB için bir dış emperyalist sömürü ve müdahale sözkonusu değildir. Aksine onlar, sömürmeyi, köleleştirmeyi hedeflediği ezilen, geri ülkelerin hepsine “uygarlık”, “demokrasi”, “özgürlük” götürdüğünü iddia eder. “Size antiemperyalizm, ulusal bağımsızlık öneriyoruz diyecek halleri yok ya! Yani, antiemperyalizmi, ulusal bağımsızlığı olmayan bir demokrasi, ABD oltasının ucundaki en cezbedici ve kullanışlı yemdir.

***

Sonuç olarak, ezilen bir ülkede salt “demokrat” tanımı, liberal ya da başka deyişle Batı merkezli, emperyalist çıkarların yaldızı olan liberal çoğulcu demokrasiyi savunmak demektir. Bizim ülkemiz için doğru olan ise, ulusalcı/milliyetçi demokrat olmak ya da ulusal/milli demokrasidir. Çünkü, Batı güdümlü olmamanın, emperyalizmden bağımsız olmanın biricik koşulu ulusal bağımsızlığı da içeren bir demokrasidir. Türkiye’de gerçek demokrat olmanın, aydınlanmacı, ilerici olmanın biricik koşulu, demokratlığı ulusalcı/millliyetçi ve vatansever tavırla birleştirmektir.

Demokratlığa, milliyetçiliği ve vatanseverliği eklemediğin, onların birbirini tamamlayan bir bütün oluşturduğunu kabul etmediğin sürece, emperyalizmin güdümünden, onun proje ve planlarının figüranı olmaktan kurtulamazsın. Bu anlamda “demokratların birliği” ile yetinmek, emperyalist projelerin etki alanında kalmayı açık veya kapalı olarak kabul etmek demektir. Seçim matematiğinden ya da denkleminden bakıldığında ise bunun anlamı, lafta değil gerçek anlamda Atatürk milliyetçilerini dışlayarak, bölücülerle işbirliği yapmak ve kaçınılmaz yenilgiye mahkum olmaktır.

Bütün bu nedenlerle emperyalizm çağında kimse Atatürk’ü sadece gününün gerçekliğini gören, çağının gerçekliğini göremeyen dar ufuklu, yarım demokrat bir otoriter, diktatör yerine koyamaz. Çünkü böyle düşünen ve Atatürk’ün tek parti yönetimini savunamayan, neoliberalizm bataklığından ahkam kesen insanlar var CHP yönetimlerinde. Oysa çağının en büyük ve en başarılı devrincisi olan Mustafa Kemal Atatürk, Batı güdümlü bütün sivri zekalı ahmak ve hödüklerle asla karşılaştırılamayacak ölçüde derin ve kapsamlı bir bilince ve ufka sahipti. Çağını kucaklayan, bu birikim ve öngörüsünü Altı Ok ilkelerinde somutlaştıran bir büyük liderdir.

Atatürk ilkelerini, ya da Cumhuriyetin kurucu değerlerini savunmanın ağırlığı, güncel anlamı bugün iki ilkede yoğunlaşmıştır. Birincisi, antiemperyalizm, tam bağımsızlık, ya da Altı Ok’taki tanımıyla Milliyetçilik ilkesidir. İkincisi ise, ekonomik-toplumsal yıkımın nedeni olan Turgut Özal’dan bu yana uygulanan neoliberal ekonomik politikaya karşı, kamucu, Devletçi ve Planlamacı ekonomik politika ilkesidir.

Özgür Özel, birinciyi savunmamaktadır; Batı uzantısı neoliberaller ve bölücülerle işbirliğine eğilimli bir yaklaşım içindedir. Planlamacı Devletçiliği ise, bazı stratejik kuruluşlara kamu/devlet müdahelesini savunarak, ama neoliberal ideoloji ve ekonomik politikanın ana ilkelerine sadık kalarak bunu yapmaktadır. Dolayısıyla, bugün Türkiye’nin can alıcı sorunları olan, gerek vatanın bağımsızlığı ve ulusal bütünlük, gerekse ekonomik krizden çıkış konusunda inandırıcı ve bütün milleti kucaklayıcı köklü bir çözüm üretilememektedir.

Bu konularda muhalefet partileri, bilim insanı ve aydınların adeta Kasantra’nın Çığlığına dönüşmüş acil, gerçekçi ve yaşamsal nitelikteki önerileri bu kez de zamanında ciddiye alınıp benimsenmez ve hayata geçirilmezse, korkarım iş işten geçmiş olacaktır. Kimsenin aklına bile getirmek istemediği böylesi ikinci bir seçim yenilgisinden sonra Özel’in, “başkanlığı hemen bırakırım” söyleminin, idam sehpasındaki Temel’in “Ha bu bana bir ders olsun!..” sözü kadar mizah niteliğinde bile bir anlamı ve değeri kalmıyor.

Mehmet Ulusoy

Nisan 2026

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.