Şimdi yükleniyor

Bencil Sevgiden Canileşmeye

Eylem Tok

Bencil Sevgiden Canileşmeye

“Psikolog, şair, çok satan romancı, senarist…” (!) ve “anne” Eylem Tok’un, kaza yapan ve bir kişinin ölümüne neden olan 16 yaşındaki oğlunu yargıdan kaçırmak için, ışık hızıyla İstanbul’dan Mısır’a oradan da ABD’ye uçma serüveni bir kaç haftadır kamuoyunun gündeminde. Olaylar zincirinin bütün boyutları, ana ve alt izlekleri, geri plandaki aktörler, kimlerin hangi rolleri oynadığı, Eylem Tok’un yaşam öyküsü, sahtekarlıkları, skandalları yeterince anlatıldı, yazılıp çizildi.

Pek değinilmedi ama, bence ortaya dökülen ilişkilerin niteliğinden de anlaşılıyor ki, çocuğun “doğuştan” ABD’li olmasını sağlayan arka plan yaşam planları da bu ucubeleşmiş “anne” ve “baba” karakterini çözümlemek açısından çok önemli. Ulusal değerlere, duyarlılıklara yabancılaşmış bir kültürel çürümenin sivrilmiş yeni bir karakteri /karakterleri ile karşı karşıyayız diyebilirim.

Marifetleri ortaya dökülen bu yeni karakteri tanımlamak ve toplumda hak ettiği en uygun yere yerleştirmek için çok fazla çaba göstermeye gerek yok. Hepsi de fiziki açıdan “güzel” olan, aşırmacı Elif Şafak, mafyatik kara para aklamacı Dilan Polat ve bu yeni kahramanımız arasında çok önemli benzerlikler var. Hemen belirtelim, seçtikleri eşler de en az kendileri kadar benzer özellikler gösteriyor. Üçü de güzelliklerini, biraz sahip oldukları zeka ve yetenekleriyle harmanlayıp “estetik”, “yaratıcı” (!) düzenbazca işler çeviriyorlar. Ancak buradaki “estetik” ve “yaratcılık” gerçek anlamda olumlu, saygın bir içeriğe ve değere sahip olmadığı gibi, medyatik pazarlamaya, reklama programlı, tamamen sahteleşmiş bir nitelik taşımakta. Tıpkı büyük sahtekarlıkların, her zaman iyi ve güzel değerlerin arkasına gizlendiği gibi.

Keza, yaratıcılık, özellikle bilim ve sanatta en baş köşeye konup yüceltildiği gibi, her zaman topluma, insanlığa iyilik ve güzellikler kazandıran, yararlı bir çaba olmayabiliyor da. Örneğin, her gün medya kanalıyla en az birine rastladığımız, nice hırsızlık-vurgun, cinayet ve yalanın bir hayli zeka gerektiren inanılmaz cinliklerle nasıl üretildiğine ve sahbneye konduğuna tanık oldukça yaratıcılık denen yüksek yetinin o kadar da masum olmadığını düşünerek şaşıp kalıyoruz.

*

Muhtemelen bir zamanlar saf, tertemiz, romantik hayallerle süslenmiş çocukluk ve gençlik dönemi geçiren bu kızlarımız, kadınlarımız nasıl oldu da kurtlaştılar, canavarlaştılar? Sorunun yanıtını, son otuz, özellikle de son yirmi yılda, toplumdaki bireyleri yalancı ve düzenbaz yapan, üstelik canavarlaştıran ya da içimizdeki ilkel canavar mahluku uyandırıp sahneye süren, çürüme ve beşkalaşmanın yıkıcı niteliği vermektedir. Bu sürecin öne çıkarıp şöhret yaptığı karakterler; geçtiğimiz 40 yılık piyasacı “tüketim toplumu” masalıyla, bireyci, asalak, topluma ve ülkesine karşı hiçbir sorumluluk duygusu taşımayan, sadece kendini düşünen “uyanık keriz” tüketici budalalar üreten, kolay ve çok para kazanmayı, lüks yaşamı biricik amaç olarak yücelten bir kültürün ürünüdürler.

Kapitalizmin kurtlar sofrasında her biri ötekine düşman, canavarlaştırılmış bu bencil bireyler buzdağının görünen kısmındaki, belki de en gözü kara, ama hırsları akıllarından çok yukarıda olduğu için yakayı ele veren, beceriksiz örneklerdir bunlar. Nereden bakarsak bakalım, mafyalaşmış ve cemaatleşmiş emperyalist kültürün, mafya ve FETÖ’cü, Süleymancı, Menzilci, Nakşici vb tarikatlarla iç içe geçmiş, sarmalanmış, bazen tarikat, bazen mafya, bazen de “yazar”, “bilim adamı” biçimindeki görünümleridir.

Büyütecimizi bu karakterlere ve özellikle de Eylem Tok’a biraz daha yaklaştıralım. İkisi de “yazar” olarak entelektüel bir kimliği maske edinirken, ne ilginçtir ki eşlerini seçerken ya da fiziki güzellikleriyle cezbettikleri eşleri onarı seçerken, kanımca iki önemli etken tayin edici rol oynuyor. Birincisi, eşler zengin, cemaat, tarikat veya mafyatik yapılarla iç içe ve bu ilişkiler üzerinden ABD ve AB merkezlerinde hatırı sayılır bağlantıları var. İkincisi ise, bu tür sahte, zübük yazarların niteliksiz, çöplük eserlerinin, bayağı ile nitelikli sanat ayrımını ortadan kaldıran postmodern sanat ve edebiyat anlayışının egemen ikliminde, nitelikli eserlerle aynı düzeyde itibar görmesidir. Üstelik daha da vahimi, genellikle para gücünü -ki çoğunlukla kara para- arkasına alan çöplük yapıtlar, çeşitli hile, düzenbazlık ve sahtekarlıklarla “çok satanlar” olabiliyor.

Tele 1 yazarı Demet Cengiz’in “Kaza, Sahtekar Yazar ve Süleymancılar” başlıklı yazısında vurguladığı gibi, Eylem Tok’un “çok okunan” romancı olmasını sağlayan “Mihr” romanının yazılış, baskı ve satış öyküsü onun nasıl bir sahterkar ve zübük edebiyatçı olduğunu ortaya koymakta. Çok yazılıp çizilmiş olması pahasına ibret olsun diye tekrar yazmayı etik bir sorumluluk kabul ediyorum.

“İnstegram profilinde ‘Çok satan Mihr’in yazar’ ifadeleri bulunan Eylem Tok’un kitabını ona aşık olan Rauf Baysal kaleme aldı. Ayrıca bir yayınevinin ortağı da olan Baysal, Eylem Tok’un kitabının çok satanlara girmesi için Türkiye çapında bütün kitapları satın aldı.” Türk edebiyatı ve ticari piyasadaki bu sahtekarlık küresel Batı piyasasında da devam ediyor. Diğer iki romanı “Dev” ve “Üç Cüce” İngiltere’de yayınlanıyor, Kanada ve ABD’de hemen satışa sunuluyor. Hiç kuşkusuz bu “başarı”nın anahtarı sadece Eylem Tok’da değildir. Çünkü, gerek ulusal gerekse uluslararası kitap piyasasında çok satmanın ölçütü, estetik düzeyi yüksek, nitelikli olmak değildir artık. Nitelik, egemen postmodern sanat ve edebiyatın ölçütü olmaktan çıkmış, sıradan ile nitelikli farkı kalkmıştır. Niteliğin yerini fantezi almıştır; ölçüt, günlük, gelip geçici zevk vermek, ilkel eğlencelik ihtiyacı karşılamaktır. Dolayısıyla parayı bastıran, medyanın şişirme ve parlatma gücünü de arkasına alarak, çirkini güzel, güzeli çirkin yapabilmektedir. Çok satması gerekeni bir kenara atıp, beş para etmezi “çok satan” yapabilmektedir.

*

Batı merkezli bencilleşmenin ülkemizde, her gün en az bir örneğini gördüğümüz, bir ucunda kadına yönelik tüyler ürpertici cinayetler, diğer ucunda hödükleşmiş lüks yaşam ve şöhret tutkusu olan insani çürümenin en yıkıcı en vicdan kirletici noktasına gelmiş bulunuyoruz. Bu nokta; bütün bencil çıkarcılıkların, karşılık gözetmelerin, hesap-kitap yapmaların geçersizleştiği anne-çocuk bağının, aynı zamanda evrensel insani ilişkilerin kaynağı, kutsal, yüce, dokunulmaz bir değer olarak, vicdandan kovulup kirletildiği noktadır.

Bu noktada anne, hiç kuşkusuz insanlık adına bilinçli veya bilinçsiz, içgüdüsel bir sınav vermektedir. Kuşkusuz aynı şey baba için de geçerlidir, ama bilinen bazı doğal nedenlerden dolayı anne daha belirleyici konumdadır. Annenin bu doğal konumu, onun kutsallığının ve büyük saygınlığının da temel kaynağıdır. İnsanlığın on binlerce yılda kazandığı bu ahlaki değer, vicdani açıdan hiç bir anneye ya da anne adayına annelik duygusunu kaybetmiş bencil, keyfine göre bir tercih hakkı tanımaz. Ama öyle bir bencilce ve hödükçe zenginlik ve şöhret tutkusu sarmalına ve çukuruna girilmiş ki, çukurdan çıkışın bedeli çok yüksektir. Kuşkusuz kapitalizmin her şeyi, bütün duyguları, anne-çocuk duyarlılığını metalaştırıp, reklam malzemesi yaparak para ve çıkar ilişkisine tahvil ettiği bir çağda, duygular körelmiş, bastırılmış, bir kenara itilmiştir.

Tekrar Eylem Tok’a gelirsek, ortada şımartılmış bir çocuk var; ve hiç de yaşam tarzlarına, büyük planlarına, zenginlik ve şöhret hayallerine uymayan, hatta bütün bunları alt üst eden bir kaza var. Sonuçtan da görüldüğü gibi, annenin davranışlarını yönlendiren şey, bütün lüks ve gösterişli yaşam planlarını, “çok satan yazar” hayallerini bozan, tepetaklak eden bir olay bu. Evet, ilk tepki, ilk bakışta annelik duygusu gibi görünüyor. Ama nasıl bir annelik duygusu? İşte burada, hepimizin bildiği, benzeri olaylarda binlercesine tanık olduğumuz, kendi çocuğunu korur ve kurtarırken başkasının çocuğuna asla zarar vermeyen, aksine gücü yettiği ölçüde onları da kollayan doğal bir anneden farklı bir anneyi görüyoruz.

Ne yapıyor bu ruhu kirletilmiş, bencilleşerek yapaylaşmış, sahteleşmiş anne? Çocuğunun, kaçmasaydı alabileceği çok kısa bir cezaya bile tahammülsüzlüğün sonucu olarak, çok planlı bir şekilde kaza yerindekilerin telefonlarını da alarak bir saat içinde yurt dışına kaçabiliyor. Demek ki, Türkiye’den, ulusal değerlerden, ülkenin yasa ve kurumlarından o kadar uzak ve yabancılaşmış ki, bütün geleceğini ve güvenliğini yabancı bir ülkeye,

ABD’ye bağlamış. Tıpkı iktidardaki zihniyetin, Cumhuriyetin hiç bir kurumuna, Ordusuna, Yargısına, Üniversitelerine güvenmeyip onları kökten değiştirmeye kalkarken ulusun güvenliğini de tehlikeye atacak ölçüde tahrip ettiği gibi. Güvenliğini ulusal yargıya değil ABD’ye bağlayan bu mandacı mantıkla pasaport, vize çoktan hazırlanmış ve Türkiye’de güvenlik riski taşıyan en küçük bir olay veya durumda hemen kaçmanın önlemleri çoktan alınmış bile.

Burada, ulusuna yabancılaşmış Batı güdümlü bireyci kültürün yarattığı bir toplumsal ve ruhsal bir hastalıkla karşı karşıyayız. Temelinde emek olan toplumsal ve insani değerlerle, toplumsal vicdanla bütünleşmemiş bir sevgi, ölçüsüz, sınırsız bir anne-çocuk sevgisi, başkalarına karşı bencilce bir canavarlığa, merhametsizliğe dönüşebiliyor.

Annelik sevgisinin bir eşiği bir dış sınır çizgisi vardır, o da insanın hayvanla ortak yanını oluşturan ilkel ve doğal sevginin, insanın toplumsal bir varlık olmasından kaynaklanan, özü de -insanı insan yapan- emek olan toplumsal sevgi ve vicdanla buluştuğu sınırdır. Sözkonusu ilkel ve doğal annelik sevgisi, tıpkı, yine toplumumuzda her gün örneklerini yaşadığımız, sevgilisinden ya da eşinden istediği karşılığı, daha doğrusu kölece iteati, görmediği için onu katleden hastalıklı sevgi ile büyük benzerlikler taşır. İkisinin de ortak yanı, sevginin emek ve özveri kaynaklı toplumsal niteliğinden uzak ve bencilce bir sevgi olmasıdır.

Bu sevgide kendini bile sevmeyen, sevemeyen, bu nedenle gerçek sevgiden intikam alma potansiyeli taşıyan, ona gizli gizli düşman, yarı narsist, parçalanmış bir kişiliğin dışavurumu vardır. Kendi bütünlüğünden, kendi olmaktan yoksundur, acizdir, zavallı bir kişiliktir. Satın alınmış, büyükleri tarafından bağışlanmış veya bir biçimde mülk edinilmiş bir tamamlayıcı “sevgi” arar. Sonuçta bastırılmış, gizlenmiş bu intikamcı sevgi, karşılıklı, paylaşmacı bir sevgiyi taşıyamaz ve eline geçirdiği sevgiyi kazanılmış mülk olarak görür. Bu karakter, cehaletin ve hödüklüğün itibar görüp iktidar olduğu günümüz Türkiye’sinde, siyasal iktidarın yarattığı gerici ve yobaz kültür ikliminde bütün ilkellik, cehalet, hoşgörüsüzlük ve potansiyel caniliğiyle ortaklıkta serbestçe dolaşıyor.

Kendini son derece ayrıcalıklı gören, Türkiye gibi ekonomik ve toplumsal yaşam güvenceleri zayıf bir ülkeye karşı en ufak vatanseverlik duygusu taşımayan, bireysel çıkar ve şöhret peşindeki “dünya vatandaşı” (!) bir çakma “şair” ve “yazar”dır karşımızdaki. Bu yaygın ve baskın eğilim, şu anda toplumsallık ve paylaşma karşıtı, ulusal kültür ve kimlik düşmanı neoliberal ve tarikatçı zihniyetin toplumu zehirleyen, çürüten temel düşüncesidir.

*

EylemTok’un, ekonomik, ailesel, kültürel ve diğer toplumsal ilişkilerinin ötesinde, davranışlarına yön veren ve ruhsal-düşünsel dünyasını ele veren en önemli kanıt, kanımca Aytunç Erkin’in, “Mihr” romanından aktardığı şu tümcelerde yer alıyor: “Hiç bir şey öyle kolay elde edişlmez. Emek, insanı insan yapan, bir o kadar da insanlıktan çıkaran özel bir uğaştır” (17 Kasım 2013’te ilk romanı Mihr’le ilgili verdiği röportajadan).

Buradaki emek tanımı, anladığımız kadarıyla emekten başka, onunla ilgisi olmayan bir takım işleri anlatıyor. Bu haliyle emek, bireyi toplumsal varlık olarak geliştiren, yetkinleştiren, ona ahlaki değerler kazandıran, en önemlisi de kişiliğini olgunlaştıran, kendini tanımasını, bulmasını ve kendi olmasını sağlayan yetilerin maddi ve manevi üretimi etkinliği değil de, ne anlama geliyorsa “bir tür özel uğraş” oluyor. Dolayısıyla “yazar ve şair” Eylem Tok’un bu emek tanımındaki “insanı insan yapan” ifadesinin, sanat ve edebiyat yapıtlarının en sıradanında bile açık olan anlamını hiç kavramadan kullandığı, bir yerlerden aşırdığı anlaşılıyor. Çünkü asıl vurguyu “insanı insanlıktan çıkaran”a yapmaktadır. Bu ifadeyi açtığımızda ise, örneğin, hepsi de insanı insanlıktan çıkaran hırsızlık da, dolandırıcılık da, katillik, mafyalık ve fuhuş da, kısacası alın terine dayanmayan ve meşru ve ahlaki olmayan bütün faaliyetler emek alanına girebiliyor.

Oysa, küreselci “Tüketim Toplumu” ile itibar kazanan bütün bu faaliyetler üretim ve emek alanına girmez, onun tam karşıtı olan asalaklık, parazitlik, hazırcılık, üretmeden tüketimcilik alanına girer. Emek ile emek karşıtını bu birbirine karıştırma cehaletten de olabilir ama pek sanmıyorum. Kanımca emek ürünü olmayanı da emeğin içinde değerlendirme, “yazar”ımızın kendi duygu ve düşüncelerini ve gizlemeye çalıştığı emek karşıtı toplumsal konumunu ele vermektedir.

“Güldür Güldür”de izlemiştim, bir evin neredeyse gediklisi olmuş hırsızı, allem edip kallem edip kendisini namuslu büyük bir meslek erbabı emekçi olarak pazarlıyor ve ev sahibine karşı evin sahibiymişçesine davranıyor, hatta üstün laf ebeliğiyle ev sahibini utandırabiliyor. Bütün toplumsal, insani, ahlaki değerlerin altüst olduğu bu vahim tabla, neredeyse bir komedi konusu olmaktan çıkmış, ülkemizin derin, çürütücü, çökertici bir gerçeği olmuştur.

İster maddi, ister manevi alanda olsun başkasının emek ürününü çalan ve kendi malıymış gibi kullanan, üstelik sevgi denen emek ürünü en yüce değeri bile canice kullanan bu yavuz hırsızlar tablosu, Türkiye’nin sözkonusu gerçeğinin çarpıcı bir anlatımı değil mi? Sahi, çağımızın en yüce ve evrensel değeri “Sevgi emektir” ilkesi nereye gitti?

Share this content: