Bir varmış, bir yokmuş, iki varmış, üç varmış. Mışmış da mış. Hey o mışmış değil, mişmiş. Kayısıya derler mişmiş, sanki bal ile pişmiş. Mis kokulu bal tadında bir yemiş. Malatya‘da..

Bir varmış, bir yokmuş, iki varmış, üç varmış. Mışmış da mış. Hey o mışmış değil, mişmiş. Kayısıya derler mişmiş, sanki bal ile pişmiş. Mis kokulu bal tadında bir yemiş. Malatya‘da yetişmiş, yiyen ona doymamış. Her bir yemeğe katmış. Mişmiş yiyen kocamamış, kocayan bunamamış. İşte bu çok kayısı yiyen kocamışlardan biri bir gün dağa gitmiş odun kesmeye. Derdi odun kesmek değil biraz gezmekmiş.
O dağın reyhanı, bu dağın fesleğeni, sümbülü derken yolu hiç tanımadığı bir karanlık çalılığa düşmüş. Orada da yolunu mu şaşırmış, sirkten mi kaçmış bir kaplan dolanıp duruyormuş. Bizim ak sakallı, pek akıllı kocamışı görünce biraz şaşmış. Daha önce böyle bir ihtiyara rastlamamış. Bizim ihtiyar da bu benekli büyük kediyi görünce ürkmüş elbet ama hiç belli etmemiş. Hemen baltasını bir yana koyup baston diye kestiği dalla başlamış sözde dişlerini karıştırmaya. Bir yandan da söyleniyormuş:
–Ey kafasız ihtiyar ne diye oturmazsın evceğizinde de, dağa taze canavar avlamaya çıkarsın? İşte canavarın eti dişinin çürüğüne sıkıştı. Bir sağlam kemik bulup kürdan yapmadan da çıkmaz. Şimdi kaplan nerede bulunur ki, kemiğinin birini alayım?..
Kaplan bu sözleri duyunca ödü patlamış. Patilerinin ucuna basa basa uzaklaşmış oradan, sonra bir koşu tutturuvermiş. Oduncu da oturmuş baltasını bilemeye.
Oduncu baltasını bileyedursun, bizim şaşkın kaplan koşmaktan yorulup bir soluklanmaya kalkmış ve bir tilkiye rastlamış. Tilki, kaplanı görünce, “Ooo! Ormanların yeni kralı hoş geldiniz ülkemize!” diye yaltaklanmış. “Niye koşuyordunuz, kimle yarışıyordunuz?” Kaplan soluk soluğa, “Yarıştığım falan yok,” demiş. “Şurada bir oduncu var. Bembeyaz yeleli, korkunç bir şey. Az önce bir canavar yemiş, eti dişine sıkışmış. Kürdan yapmak için kaplan arıyordu.” Tilki basmış kahkahayı. “Aman efendim, siz benimle şaka ediyorsunuz. Anlaşılan oduncu bir hileye başvurmuş. O kim, canavar yemek kim. Gelin gidelim de siz onu yiyin, ben de kenarından köşesinden tadına bakayım.” Kaplan kuşkuyla bakmış tilkinin yüzüne, “Beni aldatmıyorsun ya?..” Tilki, “Oduncu aldatmış sizi, sizden güçlü değil o,” demiş. Sonra da güven verici bir sesle eklemiş: “Gelin kuyruklanımızı birbirine bağlayalım da hile yapmadığıma, sizi bırakıp kaçmayacağıma inanın.”
Kaplan ile tilki göründüğünde bizim oduncu daha bir kucak çalı bile kesmeden yorulmuş, dinleniyormuş. Hemen tilkiye seslenmiş: “Ah kurnaz tilki seni, demek kuyruğna bu sefer bir kaplan bağlayıp getiriyorsun canını kurtarmak için… Pekâlâ, bu seni üç gün için kurtarır unutma.” Kaplan bu sözleri duyar duymaz öyle bir kaçmaya başlamış ki… Tilki sürüklenmiş, sesi bile çıkamamış. Kaplan durduğunda tilkinin kasılıp kalmış yüzüne, sırıtıp kalmış dişlerine bakıp, “Demek halime gülüyorsun alçak,” diye kuyruğundan çözüp atmış onu. Öfkesinden tilkinin öldüğünü bile fark etmemiş. Sonra ormanın derinliklerine kaçıp gitmiş. Bir daha kendisini ne genç ne ihtiyar hiçbir oduncu görmemiş.
Bizim kocamış oduncu mu? O hâlâ o dağ senin bu dağ benim dolaşıyor, yazın kayısı, kışın kuru kayısı hoşafı yiyormuş.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.