Miyav vardı, miyav yoktu, bir köyde iki kardeş vardı. Birinin çok altını vardı ama tek bir çocuğu yoktu. Ötekinin bir kalbur dolusu denecek kadar çok çocuğu vardı ama evinde tek..

Miyav vardı, miyav yoktu, bir köyde iki kardeş vardı. Birinin çok altını vardı ama tek bir çocuğu yoktu. Ötekinin bir kalbur dolusu denecek kadar çok çocuğu vardı ama evinde tek bir bakır kuruşu bile yoktu. Çok çocuklu yoksul kardeş balıkçılık yapardı. Tuttuğu balıkları eve götürür, eğer fazla balık tutabilirse satardı. Bazen evde yenecek hiçbir şey olmazdı. Yoksul adam çocuklarından birini ağabeyine gönderir bir çorbalık un isterdi.
Zengin, çoğunlukla unu vermezdi. Bazen, “Babana selam söyle, sizlerden birini bana verirse, ona bir çuval un veririm,” derdi. Ama yoksul, çocuklarının böyle kedi yavrusu gibi birisine verilmeyeceğine inanırdı. Miyav miyav, kedi yavruları da kolay alışmazlar ki gittikleri eve. Neyse miyav, balıkçı bir gün yine balığa çıktı. Çocukları ona, “Baba bugün çok balık tut, bir torbası eve kalsın.” dediler, Aksilik bu ya adam ağı ne zaman attıysa boş çıktı. Sonunda yusyuvarlak bir taş çıktı ırmaktan. Balıkçı taşı alıp evine götürdü. ‘Çocuklar bununla oynasın da açlıklarını unutsun‘ diye düşünüyordu. Gerçekten çocuklar bu taşı çok sevdiler. Bir top gibi önce bahçede sonra evde yuvarlayarak oynadılar. Taş yuvarlandıkça parlamaya başladı. Sonunda ışıl ışıl bir şey oldu. Balıkçının karısı taşı krala götürüp satmaya karar verdi.
Kral, kadına ne getirdiğini sorunca kadıncağız taşı torbasından çıkardı. Kral heyecanla, “Kadınım ben bu taşa bin altın veririm,” dedi. “Nerden buldun bunu?” Kadın kralın söylediği fiyata şaşırmıştı. “Irmaktan çıkardı kocam” diye kekeledi. Kral, “Anlaşılan fiyatı beğenmedin, iki bin altın veriyorum” diye güldü. Balıkçının karısının aklı iyice karışmış, dili tutulmuştu. Kral onun taşa verilen parayı az bulduğundan sustuğunu sandı. “Elindeki taş gerçek bir elmas,” dedi. “En son üç çuval altın veriyorum o taşa, kabul mü?” diye sordu. Kadın zorlukla başını salladı. Biraz sonra kralın hediye ettiği altınları arabaya üç çuval altını yüklemiş olarak eve dönüyordu
Balıkçıyla çocukları kadını heyecanla karşıladılar. Altınları nasıl ölçeceklerini düşündüler. Zengin ağabeye gitti çocuklardan biri, “Amca, babam,” zengin çocuğun sözünü kesti, “Bir çorbalık un mu istiyor?” “Hayır bir ölçek istiyor” Zengin gülmeye başladı. “Ne ölçecek sanki baban, balıkları mı?” Çocuk gülümsedi: “Hayır. Altınları.” Zengin bu yanıta inanamayıp ölçekle birlikte yoksul balıkçının evine gitti. Altınları görünce şaşırdı. Kardeşine nazikçe sormaya çalıştı: “Sevgili kardeşim, nerden buldun bunca altını canım kardeşim?” Balıkçı gülmeye başladı. Ağabeyine bir şaka yapmaya karar verdi: “Kral verdi, ona üç kedi götürdüm de..” Zengin bu şakaya inandı, “Üç kediye üç çuval altın ha..” dedi. “Peki neden?” Balıkçı, “Çok fare var da sarayda,” diye bastı kahkahayı. Ama zengin bu şakaya inanmış, o da kardeşi gibi altın kazanmaya karar vermişti. Hemen köye çıktı. Gördüğü her kediyi satın aldı. Üç çuval kedi topladı. Çuvalları bir arabaya yükleyip saraya gitti. Kral, “Hoş geldin zengin adam.” dedi. “Ne getirdin?” Zengin, “Kardeşim bu sabah bir armağan getirmiş,” dedi, “aynı şeyden üç çuval getirdim.” Kral üç çuval elmas geldiğini sanarak heyecanlandı. “Nerde getirdiklerin?” diye sordu, “hemen getir buraya.” Zengin de çuvalların ağzını açıverdi…
Aman miyav, aman miyav… Keşke orada olsaydınız Çuvallara tıkılmış miyavlar bir anda özgür kalınca nasıl hoplayıp zıpladılar, tırmandılar dolaplara, sırmalı perdelerin kordonlarına asıldılar… Bir görseydiniz Kral deliye döndü bu kargaşa karşısında. “Yakalayın!” diye bağırmaya başladı. Askerler kedilerin yakalanması gerektiğini sanıp onların peşinden koştular. Oysa Kral zenginin yakalanıp cezalandırılmasını istiyordu. Askerler bunu anlayana kadar zengin kaçtı, karısını da alıp bir başka ülkeye sığındı.
Balıkçıyla karısı ve çocukları da mutlu yaşadılar miyavlar gibi. Peki üç çuval miyav ne oldu biliyor musunuz? Miyav mır. Bunu bilmeyecek ne var. Hepsi evine döndü.