Kanuni Sultan Süleyman tahta geçip adına bir cami yaptırmaya karar verdiğinde bu caminin şimdiye kadar yapılarların en görkemlisi olmasını istedi. Düşüncesini mimarbaşı Sinan‘a açtı. Sinan: –Bana bir hafta izin verin,..

Kanuni Sultan Süleyman tahta geçip adına bir cami yaptırmaya karar verdiğinde bu caminin şimdiye kadar yapılarların en görkemlisi olmasını istedi. Düşüncesini mimarbaşı Sinan‘a açtı.
Sinan:
–Bana bir hafta izin verin, kenti dolaşıp caminizin yerini saptayayım, deyip ayrıldı.
Bir sabah dolaşırken yolu Beyazıt‘a düştü Eski Saray dedilen bugünkü üniversite binasının bulunduğu alana yürüdü. Alanın sonuna geldiğinde aradığı tepenin bu olduğunu gördü. Marmara’da Haliç’de tabak gibi görünüyordu buradan Caminin yeri hazırdı. Plan tamamlanınca padişaha sunuldu. Padişah, “Pekala, bildiğin gibi yap, yalnız çok uzamasın”, dedi.
Mimar Sinan her şeyi önceden hesaplamıştı. Hesapladığı gibi de yaptı. Temelden başlayarak camiye koyacağı her taşı bir bir seçti. Temel için birçok taş ocağından sağlam taşlar getirtildi. Ortadaki büyük, geniş ve yüksek kubbeye destek olacak dört büyük sütun gerekiyordu. Mimar Sinan bunlardan ikisini İstanbul‘da arayıp buldu. Öteki iki sütundan birini İskenderiye‘den, ikincisinin Bebek kalıntılarından getirmesi için haber salındı. Böylece temel konulacak dört ana sütun tamamlanmış oluyordu.
Önce temel kazılmaya başlandı. Kazmacılar durup dinlenmek bilmiyordu. Gece gündüz demeden çalışıyordu. Temel kazma işi bitecek gibi görünmüyordu. Ne kadar kazılsa yeterli bulmuyordu Sinan.
–Daha derine, daha derine, diyordu.
Temeller iyice derine indikten sonra kazma işi durduruldu Bu kez duvarlar işe girişti. Temeli kesme taşlarla örmeye başladılar. Bu iş bitince Mimar Sinan işi durdurdu. Birçok ustayla işçiyi paralarını ödeyip memleketine gönderdi. Zaten kış gelmişti.
Yapımın durması, hem ülke içinde, hem de ülke dışında türlü dedikodulara yol açtı. Sinan‘ı çekemeyen padişahın çevresindeki dalkavuklar, mimarbaşının tembellik ve beceriksizliğinden işi gevşek tuttuğunu söylüyorlardı. Aklı bir padişah alan Kanuni yapımın temelin yerleşmesi için bir süre özellikle durdurulduğunu biliyordu.
Nitekim kışın bitiminde memleketine giden taş ustaları, duvarlar, sıvacılar, ırgatlar, İstanbul‘a dönmeye başladılar. Yapıma yeniden girişildi.
Bu arada İran Şahı Tahmasb Han‘a yapımın bir süre durdurulması caminin yapımından vazgeçildiği biçiminde duyuruldu. Şah oturduğu yerde, yapımın durmasını, Kanuni’nin paralarının tükenmesine yordu. Hemen çok değerli mallarla çok değerli taşlardan oluşan bir sandık dolusu mücevher hazırlattı. Bunları bir elçinin eşliğinde İstanbul‘a armağan olarak gönderdi. Yazdığı mektupta da bunlarla caminin yapımına bir katkısı olması istediğini belirtiyordu.
Kanuni mektuba da, armağanlara da çok kızdı. Gönderilen malların elçinin ayakları dibine döktürdü. Mimarbaşını çağırtarak değerli taşlarla dolu mücevher sandığını ona verdi. Elçiye dönüp şöyle dedi:
–Senin şahının ne böyle bir camii yaptıracak gücü ne de böyle bir camiyi yapacak mimarı vardır. Ben ikisine de sahibim. Şahına söyle, onun değerli taşları benim camimin taşları yanında bir hiçtir.
Ardından Mimar Sinan’a dönüp:
-Sana verdiğim bu mücevherleri tez yapım alanına götür, dedi. Hepsini öteki taşların arasına katıp caminin yapımında kullan!
Elçi duydukları karşısında şaşkıa döndü. El etek öperek padişahın huzurundan ayrıldı. Sinan da mücevher dolu sandığı yapım alanına taşıttı.
Ertesi gün elçi yapım alanına geldi. İşçiler her yanda harıl harıl çalışıyordu. Mimarbaşı da oradaydı. Elçinin yapıyı gezmeye geldiğini görünce mücevher sandığını ortaya getirtti. Kapağını açıp içinden iki avuç mücevher aldı. Büyük bir taş havana koydu. Havanın başında ellerinde tokmaklarla bekleyen işçiler, taş havanın içindeki değerli taşları un ufak ettiler. Mimar Sinan, elçinin hayretten testekerlek açılmış gözlerinin içine baka baka havandaki mücevher tozlarını bir avuç kum gibi işçilerin kardığı harcın içine kattı. Bunu gören elçi orada daha fazla duramadı. Aynı gün memleketine dönmek için yola çıktı.
Derler ki, Sinan gelen mücevherlerden bazılarını minarelerden birinin taşlarına süs olarak yerleştirdi. Bu yüzden o minare güneşte parıl parıl yanmaya başladı. Onun için de Mücevherli Minare adını aldı.
Mücevherli Minare‘nin parıltısı uzun sürmedi. Güneş, yağmur, kar bu süs taşlarının parıltısını köreltti, Mücevherli Minare parıldamaz oldu. Ama yüzlerce usta elin yonttuğu, bir o kadar işçinin sırtında taşıyıp üst üste dizdiği ak taşlarla kara taşlardan oluşan aynı minare, kara, yağmura, fırtınaya, depremlere bana mısın demedi. Sağlamlığıyla güzelliğini günümüze kadar korudu. Mücevherin aldatıcı parıltısı çabucak uçup gitti. Bu öykü de böyle bitti.