Cemal Süreya, şiir, düzyazı, inceleme, eleştiri, ne yazarsa iyi yazar. Sohbetine de doyum olmaz. Onun titiz eleğinden geçip kelimeleşen her yorum zevkin, seviyenin, kalitenin de garantisini taşır. Geçenlerde Oluşum dergisinin..

Cemal Süreya, şiir, düzyazı, inceleme, eleştiri, ne yazarsa iyi yazar. Sohbetine de doyum olmaz. Onun titiz eleğinden geçip kelimeleşen her yorum zevkin, seviyenin, kalitenin de garantisini taşır. Geçenlerde Oluşum dergisinin son sayısında zamanla yiten yeteneklerden söz açmış. Edebiyata ilişkin her konuyu yakından izleyen Oktay Akbal dostum da, bu yazıdan esinlenerek, Cumhuriyet‘te güzel bir fıkra yazdı.
Her ikisi de, daha çok, bizdeki ve edebiyat alanındaki örnekler üzerinde duruyorlardı. Yaşla başın yaşla kişilik gücünün sıkı sıkıya ilişkisi olduğu şüphe götürmez. Bu yalnız edebiyat alanı için değil her alan için de geçerli bir gerçektir. Yaş insana tecrübe verir, olaylara bilgece bir açıdan bakma perspektifi getirir ama buna karşılık insandan çok şeyler de götürür. Yaşlılık ustalığın arttığı, içtenliğin azaldığı çağdır. Gençlik ise coşku yaşıdır. Hız yaşıdır. Savaşım yaşıdır. Genç, damarlarında akan deli kanla kendini biricik ve en üstün saymaya eğilimlidir. Tecrübesizliği de onu yüreklendirir bir yandan. Yapılanları küçümser. Kimsenin yapmadığını yapacağına, dünyadaki bir gediği kapayacağına inanır. Kendini çevresine, sonra da dünyaya belgelemek için kolları sıvar. Bu toy coşkuyu küçümsememeli. İhtirassız hiçbir şeye ulaşılmaz. Bir işe hızla başlamak başarıya yarı yarıya varmak demektir. Fazla bilgi ise hızı keser.
Frenklerin bir sözü vardır. “Gençlik bilebilse idi. Yaşlılık yapabilse idi” derler. Bilmek için ille yaşam tecrübesi mi gereklidir her zaman? Disraeli‘yi genç yaşında İngiliz İmparatorluğunun Başvekili, Atatürk‘ü 39 yaşında ulusunun kurtarıcısı ve ilk cumhurbaşkanı yapan güç, yalnız onların gençlik coşkusundan mı geliyordu?
Atatürk için yirmi altı yıl önce yazdığım bir yazımda şöyle demişim:
“Bu adam bilmek için öğrenmiş olmaya ihtiyacı olmayan, bildiğini bilen, bilmediğini ise şıp diye sezen bambaşka bir insandı.” Öğrenmek zorunda olmadan bilenlere, alanına göre, peygamber diyorlar, ermiş diyorlar, önder diyorlar, kâhin diyorlar, harika çocuk diyorlar. Bunlar yaradılışları herkesinkinden farklı sismograf gibi insanlardır. Olaylar arasındaki ilişkiler ağını bir elektronik beyin gibi kendiliğinden saptayiverirler. Bir İdil Biret‘i İdil Biret, bir Feza Gürsey‘i Feza Gürsey, bir Atilla Karaosmanoğlu‘nu Atilla Karaosmanoğlu yapan, ne yaş, ne tecrübe, ne eğitim, ne de oluşmadır. “Olacak buzağı dışkısından bellidir” dedikleri gibi, onlar daha doğarken mutlu bir genler sermayesi ile doğmuşlardır. Daha çocukken olağanüstü yetenekler göstermeye başlamışlardır. Ve çevrenin çelmeleyici, aşağı aşağı çekici etkisine karşın olduklarını yine de olabilmişlerdir. Hepsi de çok genç yaşlarında değerlerini dünyaya kabul ettirmişlerdir. Ama bunca mutlu yeteneklerle yüklü olmayan nice genç de iradeleri ile kendi kendilerini yetiştirişleri ile, ihtirasları ile, daha genç yaşta kendilerini belgelemeyi başarmışlardır. Bilimde, yazında, düşün alanında, iş hayatında, politikada öne çıkmışlardır. Dünya yazınında ozanların en güzel şiirlerini gençliklerinde yazışları bir rastlantı olmasa gerektir. Politikada yürekli atılımlar daha çok genç yaşta iken yapılır. Goethe‘nin Schiller‘in (Stum und Drang), gençlik coşkusu dönemleri yapıtları, gençliğin bütün güzel hızını yansıtır. Bühner Woyzek şahyapıtını yirmi bir yaşında yazmıştı. Bizim Mahmut Makal‘ımız, önce yurdu sonra dünyayı şaşırtan Bizim Köy‘ünü yazdığında on sekizini sürüyordu. Gençlik, her alanda, daha bozulmamış, çevre tarafından henüz yozlaştırılmamış yeteneklerin fışkırışına en uygun zemindir.
Asıl tehlikeli olan orta yaşlardır. Bu yaşlarda insanlar güya tecrübe sahibi olurlar. Bir başka deyimle kendi atılım çizgileri yavaş yavaş çevrenin ortak değer yargıları içinde gücünü yitirmeye, çarpılmaya, yumuşamaya dönüşür. Hızları kesilir, düşünceleri beylikleşmeye yüz tutar. Bazı insanlarda orta yaş, yaşlılığın başlangıcıdır. Bazılarında ise yaşamdan kâm almak için büyük işleri yavaşlattıkları bir “son gürlük” dönemi. Onun arkasından yaşlılık gelir.
Yaşlılıkta birdenbire yeni atılıma geçenler, atletizm deyimiyle finişe kalkanlar az değildir. Bunun nedeni de ortadadır. Schopenhauer‘in yaşlılığını kabul ettiği gün “Oh dünya varmış” dediği rivayet edilir. Yaşlılığı seksten, aşktan kurtulup takıntısız, oyalantısız, yan uğraşılar olmadan, kendini doğrudan doğruya çalışmalarına adayacağı mutlu bir dönem sayması yabana atılmaz bir görüş olsa gerektir. Öte yandan yaşlılığında eski defterleri düren, kendini üne vardıran ama artık modası çoktan geçmiş bazı numaralarını yineleyen, yine her alanda nice kişiler görülmüştür. Bunlar eski sermayeden yararlanmak isteyen son direnişlerdir. Ancak sevecenlik ve acıma duygusu yaratırlar. Yaşlılık zamanın çok azaldığı bir dönem olduğu için nice tembel ve aylakları birden kamçılayıp canlandırabilir de. Gider ayak olsun arkalarında bir şeyler bırakmak telaşı ile yine kaleme sarılır, yahut eyleme geçer, yahut mesleklerinde beklenmedik şahlanışlar yapabilirler. Güzel yaşlılar, verimli yaşlılar, yani Goethe‘ler, Hugo‘lar, Tagore‘ler, Clemancuau‘lar, Churchill‘ler, Russel‘ler, Picasso‘lar ise, yaşamlarını gençlik, orta yaşlılık, yaşlılık diye ayırmamış olan, buna gereksinme duymayan ebedi gençler soyundandırlar.
Yaşlılığın alameti, bence yaş sayısı değil, gönül gücü eksikliğidir, karamsarlıktır. Bugün artık Türkiye‘de devlet adamı kalmadı. Bilim adamı yetişmiyor. Romancı yok, tiyatro yazarı kalmadı. Nerde eski günler diye kara kara söylenenler, “yaşamın durmadan değişme” olduğu gerçeğini ya hiç bilmeyen, ya da unutmuş olanlardır. Geleceğin getirebileceği tüm olanakları tasavvur edemeyenler, etmek istemeyenlerdir. Kendilerinin dünyaya verecek bir şeyleri kalmadığı için dünyanın da sonu geldi kuruntusundadırlar. Kendileri tükendiği için bütün kaynaklar da tükendi sanmaktadırlar. Asıl acınacak yaşlılar işte bunlardır. Kaldı ki dikkat edilince görülür ki, bunlar gençliklerinde de olumlu bir şeyler verememiş olan ratelerdir. Olumlu bir şeyler yapanlar, kaç yaşına gelirlerse gelsinler, kolay kolay karamsar olamazlar. Çünkü doğanın kuramları iyimserlikten yanadır.
Haldun Taner
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.