Faruk Kenç Yıldızlar Yaratmıştı

Görüntüye önce heybetli bir Osmanlı paşası girdi. Sert bakışlı, göğsü bol nişanlı… Eski bir resimden kopya edilmiş yağlıboya tablo, bütün bir duvarı kaplıyordu. Karşısına oturduk paşanın. Faruk Kenç’in babasıydı… Öteki..

Faruk Kenç Yıldızlar Yaratmıştı
Yayınlanma: Güncelleme: 647 okuma

Görüntüye önce heybetli bir Osmanlı paşası girdi. Sert bakışlı, göğsü bol nişanlı… Eski bir resimden kopya edilmiş yağlıboya tablo, bütün bir duvarı kaplıyordu. Karşısına oturduk paşanın. Faruk Kenç’in babasıydı… Öteki duvarda bir fotoğraf: Enver Bey (sonra Paşa), 31 Mart Olayı’nın bastırılmasından sonra babasıyla birlikte Taksim Kışlası’nın kapısında. Ben, renklendirilmiş eski bir kartpostalını görmüştüm bunun. Altında “Mücahid-i hürriyet Enver Beyin Topçu Kışlası önünde bazı zevat ile görüşmesi” yazılıydı…

Rastlantıya bakın! Bir gün önce görüştüğüm Niyazi Sayın, İkinci Meşrutiyet’in iki “Hürriyet kahramanı“ndan birinin, Resneli Niyazi Bey’in yeğeniydi. Faruk Kenç ise ötekinin, Enver Paşa’nın yeğeni…

Faruk Kenç, 1910’da İstanbul’da doğdu. Türkiye’ye gelen Sovyet sinemacılarının yanında asistanlıkla mesleğe başladı. Almanya’da Bavyera Devlet Fotoğrafçılık Okulu’nda öğrenim gördü (1934-38). Türkiye’ye dönünce ilkin Atatürk’ün cenaze törenini görüntüledi. Ardından Ha-Ka Film Stüdyosu’nun Taş Parçası (1939) Yalnız Ali (1940) ve Kıvırcık Paşa (1940) adlı filmlerini yönetti.

1943’te yönettiği Dertli Pınar, Türkiye’de sonradan seslendirilmek üzere sessiz çekilen ilk film oldu.Bu yöntem o tarihten bu yana gelenekleşti ve Türk sinemasında kullanılageldi. 1944’te İstanbul Film’i kuran Faruk Kenç, gerek kendi firması, gerek Özen Film ve Ant Film için kırk dolayında film yönetti.

Faruk Kenç02

Bunlar, dönemin koşulları gereği Yeşilçam sineması kalıpları dışına çıkmayan filmlerdi. Tiyatro oyuncuları dışında film oyuncusu yetiştirme, Yerli Film Yapanlar Cemiyeti başkanlığı sırasında belediye rüsumunun indirilmesi ve ilk kez film yarışması düzenlenmesi, Film-San Vakfı başkanlığı sırasında sanatçıların sosyal güvenceye kavuşturulması yolunda başarıya ulaşan çalışmalarıyla tanındı. Tiyatrocular Dönemi ile Sinemacılar Dönemi arasındaki Geçiş Dönemi’nin önde gelen yönetmenlerinden biri olarak anılıyor. Faruk Kenç’i 11 Mayıs 2000’de yitirdik.

Konumuz tarih değil, Faruk Kenç’in sinema alanındaki çalışmalarıydı. En baştan başladık:

Liseyi bitirdiği sıralar, kimi Sovyet sinemacıları Türk İnkılâbında Terakki Hamleleri filmini çekmek üzere Türkiye’ye geliyorlar. Yönetmen Madam Ester Şub, Almanca bilen bir asistan arıyor. Daha önce ailesiyle bir süre Almanya’da bulunduğu için Almanca konuşabilen Faruk Kenç, bu işi severek üstleniyor. Yıl, 1930 ya da 1931. Kırk yıl sürecek sinema serüveni böyle başlıyor.

Faruk Kenç04

 

Sovyet sinemacıları, Türkiye’den ayrılırken, “Seni Sovyetler Birliği’ne götürelim,” diyorlar Faruk Kenç’e. “Orada sinema okulları var, öğrenim görür dönersin.” Ailesi karşı çıkıyor. Ama o, sinemacı olmayı aklına koymuş bir kere… Hazırlıklara girişiyor, pasaport çıkartıyor, vize alıyor… Ne var ki üç

dört gün sonra vizeyi iptal ediyor Sovyet Konsolosluğu. Tahminine göre nedeni, Enver Paşa’nın yeğeni oluşu…

Bunun üzerine Almanya’ya gidiyor; Münih’te, Bavyera Devlet Fotoğrafçılık Okulu’nda öğrenim görüp dönüyor. Dönüşünden bir ay sonra da Atatürk ölüyor. İlk filminde onun cenaze törenini, Dolmabahçe’den Ankara’ya götürülüşünü görüntülüyor.

Atatürk’le ilgili bir anısı var Faruk Kenç’in:

Kurtuluş Savaşı komutanlarından Kâzım Orbay, eniştesi. Orbay, Amanullah Han döneminde, Afganistan ordusunda düzeltim yapmak üzere çağrılan bir askeri kurulla birlikte Afganistan’a gidiyor.

Bir süre sonra Amanullah Han, iç karışıklıklar nedeniyle tahttan ayrılmak zorunda kalıyor. İşte o sıralarda Afganistan’dan gelen birisi aracılığıyla Faruk Kenç’in teyzesine (Rauf Orbay’ın eşine) bir mektup iletiliyor. Bu mektubun içinde, Atatürk’e acele olarak verilmesi istenen bir zarf daha var:

Atatürk o zaman Dolmabahçe’de. Beni yolladılar. Gidip bıraktım. Bir süre sonra beni çağırttı, kim olduğumu sordu. Babam Selanik’te Merkez Kumandanlığı yapmıştı, onu oradan tanıyormuş. Ne iş yaptığımı sordu. ‘Okulu bitirdim, film tahsiline Almanya’ya gidiyorum’ dedim. ‘Bak, çok güzel bir şey’ dedi. ‘Bizim, Türkiye’mizde her branştan mütehassısa ihtiyacımız var. Tahsilini bitirip dönünce bana Avrupa filmciliği ile Türk filmciliği hakkında güzel bir rapor hazırla.’ Peki, dedim, elini öpüp çıktım. Döndüğümde raporu hazırladım. Fakat biraz sonra kaybettik onu…”

Halil Kâmil stüdyosunda Taş Parçası’nı çekerek yönetmenliğe başlıyor. O yıllarda çok güç koşullar altında çalışıyor sinemalar. Donanımlı tek stüdyo, İpekçilerinki. “Halil Kâmil stüdyosu eskiden otomobil tamirhanesiymiş. Dört duvar… Yalnız güzel bir film çekme makinesiyle bir ses makinesi var, o kadar… Lamba lâzım. Ruslar İzmir Fuarı’na askeri ışıldak getirmişler, bizimkiler onlardan üç tane almış. Bir yaktık ki, kameranın önünde lekeler, noktalar… Camlar kestirip önüne koyduk, tenekeden lambalar filan yaptık…” 

Ertesi yıl Yalnız Ali’yi, Kıvırcık Paşa’yı çekiyor. “Askere gideceğim için ayrıldım. Halil Kâmil ücretimi vermedi. Dava ettim, davayı kazandım.

Dönüşte filmciliği sürdürmek istiyor. İpekçiler stüdyolarını vermiyorlar. Halil Kâmil’le arası açık. Başka stüdyo da yok.

Ve Faruk Kenç, bugün de uygulanmakta olan “sessiz çekim” yöntemini keşfediyor:

Düşündüm taşındım… Sessiz çekip dublaj yapmak aklıma geldi. Ondan sonra herkes sessiz çekmeye başladı. İki yılda bir film yapılırken, 1950-60 arasında yılda üç film filan çekilir oldu.

Oldu ama… Faruk Kenç, umarsızlık sonucu keşfettiği bu yöntemin filmlerin kalitesini düşürdüğünü kabul ediyor. Nasreddin Hoca’nın “Kar helvasını ben icat ettim ama, kendim de beğenmedim,” sözünü anıyor.

Bir başka sorun çıkıyor önüne: Oyuncu sorunu. Daha önce, Muhsin Ertuğrul başta olmak üzere, yönetmen ve oyuncular tiyatro (İstanbul Şehir Tiyatrosu) kökenliydiler. Kamera karşısında da abartılı konuşuyor, abartılı davranıyorlardı. Kimse, sinemanın kendine özgü bir dili olduğunun ayrımında değildi. İşte bu nedenle Faruk Kenç, tiyatro oyuncularıyla film yapmaktansa, “amatörler” bulmaya çalışıyor. Ama, 1940’larda bile, sinema deyince herkesin aklına başka şeyler geliyor. Kimse oyuncu olmak istemiyor…

Bir türlü kız bulamıyoruz… Güzelden müzelden vazgeçtim… Kime müracaat ettikse, ‘Biz senin bildiğin ailelerden değiliz’ filan diyorlar. Sanki -affedersiniz- kızlarını umumhaneye götüreceğim. Kızı bırakın, doğru dürüst erkek de bulamıyorduk. Sonunda Suavi’yi (Tedü) bulduk.

Ardından, Eminönü Halkevi Tiyatrosu’ndan yetişen Sadri Alışık’a Günahsızlar filminde rol verir ve onun sinemaya geçmesini sağlar. Oya Sensev’i ilk kez keşfedip Hasret filminde oynatan da odur. Yıl, 1944-45… Çok geçmeden Yıldız dergisiyle anlaşarak, hatta bir sözleşme imzalayarak “Artist Müsabakası” açtırır. Bu yarışma, sinemaya Ayhan Işık, Belgin Doruk ve Mahir Özerdem’i kazandırır.

Bu çalışmaları, Faruk Kenç’i sinema tarihçilerinin “Türk sinemasında Tiyatrocular Dönemi’ni sona erdirip Geçiş Dönemi’ni başlatan yönetmen” olarak nitelemelerine yol açar. 1950’lerde Sinemacılar Dönemi başlar…

Faruk Kenç03

Yerli Film Yapanlar Cemiyeti de o yıllarda, Faruk Kenç’in önayak olmasıyla kurulur. Derneğin girişimleri sonucu, sinemalarda yerli filmlerden alınan belediye rüsumu yüzde 70’ten yüzde 20’ye iner.

Bütün bunlar film sayısında artış sağlarsa da nitelik gelişmesine ulaşılamaz. Üstelik “star sistemi“ne geçilmiş; filmciler üç beş oyuncunun kaprislerine boyun eğmek ve onların durmadan yükselttikleri ücretlerini ödemeye çalışmak zorunda kalmışlardır. Bu da kaliteyi düşürmüştür.

Ya sansür? “O bir felâketti!” diyor Faruk Kenç. İlginç örnekler veriyor: “Plevne’de Bir Türk Kızı’nın senaryosunun yanına, Sansür Kurulu’ndaki binbaşı, ‘Burada kalkan ve örsleri tebarüz ettirip göstermeniz bilhassa lüzumludur’ diye yazıyor. 1877’deki Plevne Savaşı’nda kalkan ne arar!”

Bir de film yapımcılarının, dağıtımcılarının koydukları kurallar var: “Birincisi melodram olacak, halkı ağlatacak. İkincisi, müzik olacak. Film yaptırmak isteyenler önce bunu öne sürerlerdi. Bu kalıbın içine girince çıkmanın imkânı yok.”

Bu yüzden, günümüzde genç yönetmenlerin çektiği birçok filmden övgüyle söz ediyor. “O zaman böyle şeyler yapsaydık alay ederlerdi bizimle,” diyor.

1964’te çektiği Çöl Kanunu’ndan sonra birkaç eğitim filmiyle birkaç reklam filmi yapan ve 1970’te sinemayı bırakan Faruk Kenç, şimdi anılarını yazıyor. Film çekmekten vazgeçmesinin nedenlerini anlatırken de özellikle oyunculardan, “star“lardan yakınıyor.

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.