Gelenekle modernin iç içe geçtiği 20. yüzyılda yaratıcılığın sonsuz biçimde vücut bulduğu sahneye İstanbul’un 40’lı yıllarından genç bir sanatçı katıldı. Paul Klee kadar çocuksu, Chagall kadar düşsel resimler yapan bu..

Gelenekle modernin iç içe geçtiği 20. yüzyılda yaratıcılığın sonsuz biçimde vücut bulduğu sahneye İstanbul’un 40’lı yıllarından genç bir sanatçı katıldı. Paul Klee kadar çocuksu, Chagall kadar düşsel resimler yapan bu genç sanatçı Fethi Karakaş’dan başkası değildi.
Karakaş, resim sanatına tutkuyla bağlı, zarif ve hassas bir İstanbul beyefendisiydi. Kendisiyle ilgili bilgilerin çoğunu Nuri İyem, Gültekin Elibal ve Ahmet Köksal’ın 1977 yılında sanatçının ardından yazdığı metinlerden öğreniyoruz. 1934 yılında, daha on sekiz yaşındayken geçirdiği kalp krizi hayatını beklenmedik bir şekilde değiştirdi.

Doktorların tavsiyesiyle kendini yormamak için Galatasaray Lisesi’nin 9. sınıfından ayrılmak zorunda kaldı. Ancak bu ayrılık, hayatında yeni bir dönemin yeni başlangıçların kapısını araladı, içindeki sanat tutkusunu gün yüzüne çıkarttı. Nazmi Ziya, Leopold-Levy’nin asistanları Zeki Kocamemi, Cemal Tollu gibi duayen hocaların atölyelerinde öğrenci olan genç Fethi, gravür derslerini efsane hoca Sabri Berkel’den aldı.
1941 Mayıs’ında Levy atölyesinden bir grup genç sanatçının düzenlediği “Liman” konulu sergi, “D Grubu”na ve Akademiye karşı eleştirileriyle yeni bir resim anlayışını ortaya koyuyordu. Haşmet Akal, Agop Arad, Turgut Atalay, Ferruh Başağa, Nuri İyem ve Mümtaz Yener’in başını çektiği bu heyecan dolu topluluğa Fethi Bey de katıldı. “Yeniler” adını verdikleri gruba Abidin Dino, Avni Arbaş, Selim Turan ve Nejat Devrim sonradan dahil oldular. Onlar, modern ile geleneği harmanlayan, yerelden beslenen sanat anlayışını benimsiyorlardı. Liman’ sergisi, onların ilk adımıydı. Tuvallerinde limanın sesini, rengini, kokusunu anlatıyor; sokakların, denizin ve insanların hikayesini fırçalarıyla yeniden yazıyorlardı. Limanın canlı günlük yaşam dinamiği ve renkleri tuvallere yansıyordu. 1947 yılında akademiden mezun olduktan hemen sonra Nuri İyem, Ferruh Başağa ve Pindaros Platonidis ile birlikte Asmalımescit, Önay Apartmanı çatı katında, bir atölye kiralayarak birlikte çalışmalar yapmışlardı.

Yeniler Grubu dönemin sanat ortamına yeni bir heyecan getirmişti. Fethi bey resim yaparken bu tutkuyu ve heyecanı daima hissediyordu. Sanat, varoluşunun tek nedeni haline gelmişti. Feriköy ve Beşiktaş’taki mütevazı evi, onun hem sığınağı hem de dost meclislerinin merkezi olmuştu. Zamanla Beşiktaş’ta bir kitapevi ve galeri açmış, bu mekân yeniler grubunun toplanma yeri olarak da kullanılmış ancak ilerleyen yıllarla birlikte grup sönümlenmiş hayatın belirsizlikleri grubun akıbetini de belirsiz kılmıştı.
Yaşadığı coğrafyanın ikliminde sanatla hayatını idame ettirmek hayli zordu. Fethi bey geçimini sağlamak için daha kolay paraya dönüştüreceği gravür ve baskı tekniklerine yöneldiğinden adı gravürcü olarak anıldı. “1950’li yıllar boyunca gravürlerim o zaman çıkan Aile Dergisi’nde yayınlandığından gravürcü olarak tanındım”. O dönem grafik sanatlar artistik değil daha zanaat sınıfına dahil edildiğinden bu ayrım keskindi. Yağlı boya resimde, gravürde, litografide, linolyumda gerçekleştirdiği baskı resimler çok güçlü ve başarılı olmasına rağmen Fethi Bey’in ressam olarak anılmak istediğini, gravürcü olarak tanındığını ve buna içerlediğini biliyoruz.

Yağlı boya, gravür, litografi ve linolyum baskı gibi birçok teknikte yapıtlar üretmiştir. Sanatçılığı, Avrupa’nın saygın eleştirmenleri tarafından takdir edilmiş, şiir kitaplarına yaptığı illüstrasyonlar resim sanatına yeni bir soluk getirmişti. Doğa sevgisi, İstanbul sevgisi, şiire olan tutkusu, duyarlığı, gravürlerinde ve tuval resimlerinde şatafattan uzak, naif, vakur bir dil kullanmasıyla kendini gösteriyordu.
Fethi bey, yaşadığı coğrafyanın köklü geleneklerinden ilham alıyor, modern sanat akımlarının etkisiyle geleneksel olana soyutlamalar getirerek, modernle geleneği harmanlıyordu. Yaşadığı toprakların kültüründen, sanat geleneğinden hiç vazgeçmeden yoluna devam etti. Kübizm’den etkilendiği dönemde kübist resimler de yapmıştı. Modernizme kati olarak karşı çıkmamakla beraber geleneği reddeden yanına onu modernize eden bir anlayışla karşılık verdi. Onun resimlerinde, doğunun kültürel izleri, geleneğin kadim ruhu, yüreğinden gelen saf ve duru bir dışavurumla ortaya çıkıyordu. Onun resimlerinde gelenek ve modernlik ikiliği, bir karşıtlıktan ziyade, yaratıcı bir diyalog ve kültürel zenginlik olarak okunabilir. Geleneksel ile moderni harmanlayarak sanatı güçlü bir hikâye anlatımına dönüştüren Fethi Bey’in resimlerinde, naif ve çocuksu betimlemeleri izleyicinin hissettiği bir samimiyete dönüşüyordu.

Fethi Bey, zıtlıkların ahengini benzersiz bir kendiliğindenlikle eserlerine yansıtarak, geleneksel temaları modern estetiğin zarif dokunuşlarıyla harmanlıyor, çocuksu, düşsel bir anlatım dili yaratıyordu. Onun resimlerinde, geçmişin derin kökleriyle çağdaş duyarlılığın modern çizgileri iç içe geçerken, algılayanı hem nostaljik bir yolculuğa hem de özgür bir hayal dünyasına davet eden büyüleyici bir harmoni hissediliyordu.
Şairlerle arkadaştı, Sait Faik Abasıyanık’ tan Behçet Necatigil’e, Oktay Akbal’a, Salah Birsel ‘e, Cahit Irgat’a, Mücap Oflu’ya Ercüment Behzat Lav’a, Fazıl H. Dağlarca’ya ve daha nicelerine şiir ve hikaye kitapları için resimler yapıyordu. O dönemde yazarlar, şairler, ressamlar Babıali’de, kıraathanelerde bir araya gelip sanat üzerine konuşuyor, tartışıyorlardı. Edebiyat çevresinden dostu çoktu ama Fethi Bey çekingen ve içe dönük bir karakterdi. Son dönemlerinde atölye olarak da kullandığı evinden dışarı pek çıkmıyordu.
Sanatta naifliğin ilgi gördüğü yıllarda Paul Klee, Chagall gibi ressamlar, çocukların medeniyetin etkilerine daha az maruz kaldıkları için varoluşun gerçek anlamına yakın olduklarını düşünüyorlardı. Primitif çizgiler, yalın ve kendiliğinden ifadeler çocuk masumiyetine en yakın yorumlar olarak görülüyordu. Chagall’ın geleneksel unsurları modernize etme yaklaşımı, Fethi Bey’de güçlü bir miras olarak varlığını sürdürmüştür. Çocukların resimlerinde görülen özgünlük ve kural tanımazlık onun yaratıcılığına da ilham olmuştu. Bu anlayıştan etkilenen ressam, kendi kırılgan doğasının naif halini geleneksel motiflerle, yaşadığı şehrin siluetiyle birleştiriyordu. Fethi beyde yaşadığı kültürün, doğuya ait ikonografinin dışavurumu içgüdüsel bir varoluş meselesine dönüşmüştü.
Klee ve Chagall’ın eserlerinde görülen naif ve çocuksu dili, soyut imgeleri geleneksel motiflerle iç içe geçiren ressam, geçmişin masalsı dünyasını soyut bir temel üzerinden yeniden inşa ederek izleyiciyi kendi kökenleriyle ve hayal gücüyle derin bir diyaloğa davet ediyordu. Günlük yaşamın samimi sahnelerini, geleneksel minyatür sanatını, Hacivat ve Karagöz motiflerini modernize ederek özgün bir duygusallıkta betimliyordu. Geleneksel kültürün arketiplerinden aldığı esinle, mistik ve sıradan olanı sanatsal olanla harmanlama yeteneği kendine özgü bir plastik dili, Fethi bey estetiğini ortaya çıkarıyordu. Arkadaşı Nuri İyem, onun sanatını şu cümlelerle ifade ediyor: “Halk ressamlarının icradaki acemiliğine bürünmeğe uzaktan çağrışımlı bir tutum ve davranışı vardı resimde. Hiçbir yapmacıklığa düşmeden ve kökü halk ressamlığına bağlı kalmakta direnen doğrusu büyük hüner isteyen bir güçlü icradır Karakaş’ınki.”
Fethi Beyin sanatının en temel özelliği, akademinin katı kurallarından, tekniğinden bağımsız, içten ve özgür bir estetik anlayışı benimsemesidir. Perspektif kurallarına meydan okuyan sanat anlayışında, doğrudan ve saf ifade biçimini temel almasıdır.
“Sanatın tek gerçek kaynağı kalbimizdir, sanat, çocuksu saf bir ruhun dilidir” sözü Fethi Bey için söylenmiş gibidir. Sanat aşkının peşinden giderek tüm hayatını sanata adayan bu zarif ressam hayatın ağır ekonomik koşullarına rağmen ayakta kalmaya çalışmış, koşullar ağırlaştıkça içine dönmüş, altmış yıllık bir ömrü geride bırakarak sessiz sedasız hayattan çekilmiştir.
Lütfiye Bozdağ
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.