Demokrasi-tabii kasdettiğimiz kurallarına göre oynanan demokrasi– devlet yönetiminde neden yine de en ehvenişer rejimdir? Çünkü insana insan değeri ve saygınlığı verir de ondan. Çünkü düşünce özgürlüğüne olanak tanır da ondan…

Demokrasi-tabii kasdettiğimiz kurallarına göre oynanan demokrasi– devlet yönetiminde neden yine de en ehvenişer rejimdir? Çünkü insana insan değeri ve saygınlığı verir de ondan. Çünkü düşünce özgürlüğüne olanak tanır da ondan. Çünkü her teze bir antitezle karşı gelinmesini, dolayısıyla, daha olgun bir senteze varılmasını sağlar da ondan.
Gandhi, “İnsan ilişkilerini yönetmesi gereken altın kuralın karşılıklı anlayış ve tolerans duygusu olduğunu” söylediği zaman ne kadar haklı idi. “Çünkü” diyordu, “herkesin aynı şekilde düşünmesi olanak dışıdır. Her birimiz değişik açılardan gerçeğin ancak bir yanını görebiliriz.”
Tartışma bu bakımdan demokratik rejimlerin zorunlu bir öğesidir. Her ülkenin kaderi karşıt görüşlerin çarpışmasından sonra alınacak kararlara bağlıdır. Gerçek demesek bile ortak çıkar bu zıtlıkların sürtüşmesinden sonra saptanır. Sanırım, Cenap Şahabettin, bunu o zamanın diliyle şu edibâne cümle ile özetlemişti: “Barika-yı hakikat müsademeyi efkârdan doğar.”
Tartışma, kadın erkek eşitliği çağında günlük aile sorunlarından başlayıp, apartman kiracıları yönetim toplantısına, okul aile birliğine, spor kulübü, şirket hissedarları kongrelerine, belediye meclisi, Büyük Millet Meclisi, Birleşmiş Milletler Parlamentosu müzakerelerine, süper devletlerin zirve toplantılarına kadar her yerde demokrasinin baş öğesi, baş çağrışımı olarak sayılagelmektedir.
Tartışmaların verimli olabilmesi, yararlı bir yere varabilmesi ancak uyuşma ile, eski deyimiyle asgarî müştereklerde birleşme ile kabildir. Şu günlerde bizde de, partilerarası, dış politika, iç politika, mali politika alanlarında sık sık adı geçen asgarî müşterek terimi aslında, hep bildiğiniz gibi, bir matematik terimidir. Öz Türkçesi de, ortak payda olan bu terim üzerine küçük bir fıkra anlatabilir miyim?
Adamın biri gecenin geç saatine kadar harıl harıl çalışan ortaokul öğrencisi oğluna soruyor:
“Ne çalışıyorsun oğlum?”
“Ortak paydayı arıyorum babacığım.”
“Onu okulda bize de az mı aratmışlardı. Demek hâlâ bulamamışlar. Allah kolaylık versin.”
Bu eski fıkra bizdeki verimsiz ve sonuçsuz demokratik tartışmalara ne kadar uyuyor. Bizler, demokrasi karikatürü olan İkinci Meşrutiyetten bu yana demokratik olduğunu iddia eden her dönemimizde şu ortak paydayı bir türlü bulamadık gitti. Allah için güzel kapışıyoruz, birbirimize kara çalmakta üstümüze yok. Ama tartışmadan beklenen olumlu ve yapıcı sonuca varmak söz konusu olunca orada bir arpa boyu yol alamıyoruz. Çünkü kara çalma kolaydır, öfke baldan tatlıdır ve kışkırtılar, en kabız kafalara bile ilham verir, en kilitlenmiş talakatleri açar da, zıtlıklar içinden ortak yanları bulup çıkarmak onları uyuşturmak kolay değildir. Bu iş bir fikir disiplini, bir düşünce sistemi, bir sentez yeteneği ister ki, bu bizde pek yok. Bunun dışında, sinirlerine egemen olmak, sabırlı olmak, parlamamak, duygusal feveranlardan uzak kalmak, hassası da bizde çok eksik. Hele bir konu üzerinde konuşulurken duvara sıkıştırılınca konuşmayı o konunun rayından çıkarıp, en olmayacak alanlara kaydırma demagojisinde dünyaya taş çıkartabiliriz.
İnsanoğlu yaşamı boyunca, eşi ile, çocuğu ile, amiri ile, madunu ile, ortağı ile, derneği ile, sendikası ile, az ya da çok oranda, bir ortak payda pazarlığına zorlanmış durumdadır.
Ortak paydaya varmak için ise, Gandhi‘nin dediği gibi, “Karşınızdakini anlamak ona hoşgörü gösterebilmek, yani öyle bir özveri olgunluğuna varabilmek gerekir.” Bu ise alçak gönüllülük ister. Alçakgönüllülük ise ermişliğin bir aşamasıdır. Çevrenize bakın, en büyük devlet adamlarından, en basit apartman yöneticisine kadar çoğunun, kompleksli, iddiacı ve dediğim dedikçi olduğunu müşahede edeceksiniz. Kompleksli olan insan bu aşağılık duygusunu örtmek için inadına yüksekten atar. Megalomaninin kökeninde çoğu zaman aşağılık kompleksi yatar.
Geçen hafta Mete Akyol, sütununda, nefis bir özdeyiş ve bir de bu konuda manzume yansıtmıştı.
“İnsanlığın kurtuluşu bir sözcükteki bir harfi değiştirmek gibi, kolay bir işlemde gizlidir. Ben sözcüğünün B harfini S yapın,” diyen ve imzasını dahi vermeyecek bir alçakgönüllülüğe ulaşan bu iki zat anlatmak istediğimizi ne güzel dile getirmişler. Ne var ki, o iki harfi kâğıt üzerinde değiştirmek kolay da, gerçekte güç, hem de çok güç. Beni, sen yapan, alçakgönüllülüğü doruğuna çıkaran herkesle kolayca ortak paydaya varan Zen budizmi ermişlerinden Chao Chou‘yu, Yen Kralı ziyarete gelmiş. Chao Chou, yerinden bile kalkmamış. Ertesi gün bir general ziyaretine gelmiş. Chao Chou, ona daha bir saygı göstermiş. Genç rahipler ustaya bunun nedenini sorduklarında, Chao Chou, şu cevabı vermiş:
“Yüksek rütbeli biri önünde istifimi bozmam. Orta dereceli birine ayağa kalkarım. Halktan biri gelirse kapıdan karşılar, kapıya kadar geçiririm.”
Bu Koan‘ı her hatırlayışımda Chao Chou‘nun büyük bir hizalama ustası olduğunu düşünürüm. Burnu büyüğün, burnunu yere sürtmek, eziği tutup kaldırıp, yüreklendirmek. Bu ayarlamalardan sonra da onlarla iki eşdeğer insan gibi konuşmaya geçmek. Dünyada en özlenecek ortak payda, halkla sağlanacak ortak paydadır.
Büyükler önünde iki büklüm olan, olanca mihnetleri de halka –hep halka– yükleyen bir ortamda ortak payda arayanlara galiba çok iş düşüyor dostlarım.
Haldun Taner