Si vis pacem, para bellum… Latince’yle ilk tanışıklığım babamın metrûkatı arasında bulduğum bir sarı defterdeki bu özdeyişle başlar. Rahmetli bu deftere ihtisas alanı olan devletlerarası hukuka ilişkin her dildeki deyimleri,..

Si vis pacem, para bellum… Latince’yle ilk tanışıklığım babamın metrûkatı arasında bulduğum bir sarı defterdeki bu özdeyişle başlar. Rahmetli bu deftere ihtisas alanı olan devletlerarası hukuka ilişkin her dildeki deyimleri, vecizeleri, tarihî sözleri, Batılı devlet adamlarının ve tarihçilerin dillerine pelesenk ettikleri ve yerine göre kullanılınca her şeyi daha iyi bir yansıtan seçme sözleri toplamış, yanlarına açıklama ve yorumlarını eklemişti. “Barış istiyorsan savaşa hazır ol” mealindeki bu sözün aslının on dördüncü yüzyılda yaşamış Wegetius‘un “Qui desiderat pacem praeparet bellum” cümlesinden kaynaklandığını, özdeyişin aslının bu olduğunu ve zamanla yukarıdaki kısa şekle dönüştüğünü yine oradan öğrenmiştim.
Yazar olmadan önce, baba mesleğine niyetlendiğim sıralarda, Heidelberg‘de siyasî ve iktisadî bilimler okurken, Latince o dönemdeki Alman üniversitelerinde zorunlu ders olduğu için, bu özdeyişle sık sık karşılaştım. Öyle sanıyorum ki, tarih ve siyaset alanında bundan çok tekrarlanan bir özdeyiş bulmak imkânsızdır. Ağızlarda bu kadar sakız olmasına karşın meali ile uygulanması arasında bu kadar büyük çelişki yaratan başka bir özdeyişe rastlamak da o derece güçtür. Bu söz kaç defa söylendi ise, bir ona yakın defa da fiiliyatta yalanlanmıştır. Barışı korumak bahanesi ile dişine kadar silahlanan devletler, sonunda toplarını daha kolay ateşler olmuşlardır.
Federal Almanya‘ya daha çok sayıda Amerikan atom füzelerinin yerleştirilmesini öngören ikili anlaşma, silahlanma dengesini sağlayıp savaşı önleme amacı ile yapılmakla birlikte, sonu kestirilemeyecek yeni bir zıtlaşmanın kaynağı olacak mı, olmayacak mı? Hazreti Shakespeare‘in dediği gibi: İşte sorun burada. Çünkü bu seferki savaş insan çılgınlığının son kertesi ve dünyanın belki de sonu olacak. Olmak ya da olmamak… Kalmak ya da yeryüzü kabuğunun üstünden tüm insanların topyekûn silinip süpürülmesi, bir delişmen kararın incecik teline bağlı…
1945 Haziranında Potsdam‘da toplanan anti-Hileryan cephenin liderleri masa başına yeni oturmuşken, Mister Harry Trumann‘a yurdundan bir telgraf getirdiler. Telgraf üç kelimelikti: “Baby satisfactory born (=Bebek sağlıklı doğdu)”. Sözü geçen bebek, insan kuşağının en korkunç ucubesi olan atom bombasının tamamlandığını muştuluyordu. O anda Amerika‘nın eline yeryüzü yuvarlağını oyuncak gibi oynatacak yaman bir silah geçmiş oluyordu. Amerika bu eşsiz gücü hemen kullanmaya kalkmadı. Politikasını başka yollarla yürütmeyi denedi. Hiç kimse son dakikaya kadar Amerika‘nın dişlerini Hiroşima ve Nagasaki şehirleri üzerinde göstereceğini aklına dahi getirmiyordu. Ama kabak bu zavallı insanların başında patlayacaktı.
Albay Eathely‘nin B-29 uçağı, yedi kişilik mürettebatı ile sessiz gecenin içinde Hiroşima‘ya doğru yol alıyordu. Şehrin üstüne geldiğinde 9500 metreden cehennem yaratacak yükünü boşalttı. Bombanın düşüşü kırk iki saniye sürdü. Şehrin 600 metre üstünde bomba patladı. Gökyüzünde o korkunç mantar yükselirken altta Hiroşima diye bir şey kalmamıştı. Kuru istatistik sayılar felaketin dehşetini ve büyüklüğünü yansıtmaktan âciz kalır. 245.000 Hiroşimalıdan 100.000’e yakını o anda öldü. Sağ kalabilenlerin çoğu yüksek ısının ve radyasyonun etkisiyle aylar sonra hastalandılar, acılar içinde öldüler. Binaların üçte ikisi yok oldu. Kavrulan deriler, yanaklara akan gözler, iltihaptan bir kaşık su içemeyecek kadar şişmiş ağızlar yansıtıyordu resimler…
Bütün bu cehennemi 15 kilo/ton bir bomba yaratmaya yetmişti. Bugünün atom bombaları yanında bu ilk bomba mini bomba sayılabilir. Uzmanların dediğine göre bu ilk bomba bugünün 100 megatonluk dev bombalarının altı binde biri gücünde idi. Hiroşima ve Nagasaki‘yi mahvetmeye iki bombacık yetmişti. Bugün büyük devletlerin –sade büyük devletlerin de değil bazı küçük devletlerin bile– elinde bunlardan on binlercesi var. Bir savaş halinde bu sefer tek taraflı değil, iki üç taraflı bomba ve füze yağdırılacak. Böyle bir afetin sonucunu insan muhayyilesi tasvirden âciz kalır. Milyonluk şehirler bir anda yıkıntı haline dönüşecek, orada oturanların yarısı hemen, yarısı da büyük acılarla bir süre sonra yok olacaklar. Sanayi merkezlerinin, yolların, depoların mahvolması ile doğacak açlık, panik ve karışıklık da caba. Patlama merkezlerinin 30 km çevresinde, evlerde, benzin ve diğer yakıt istasyonlarında çıkacak yangınlar, dehşeti daha da şeddeleyecek. 30 km’lik çevre içinde bu dumana bakanın gözleri görmez olacak. Öbür savaşlarda iyi kötü korunan sivil halkı atom savaşından kurtarmaya kalkmak da anlamsızlaşacak.
Yirmi megatonluk bir bombanın düştüğü yere altmış metrelik bir çukur açtığı gözönünde tutulursa ha sığınağa kaçmışsınız, ha başınıza şemsiye açmışsınız. Bu seferki kapışma asker sivil dinlemeyecek. İnsanları acımasız kırıp geçirecek.
İşin tuhafı kazananla kaybedeni bile belli olmayacak bu yeni savaşın. Nasıl olsun ki, bu kadar radyoaktif silahın allak bullak ettiği atmosferde canlılar ve bitkiler barınamaz olacaklar. Sağ kalabilenler kan afetlerine tutulacaklar. Bunu falcılar değil radyasyon uzmanı doktorlar söylüyorlar. İnsanları umulmaz dertlerden kurtarmak isteyen doktorların eli böğründe kalacak. Kaldı ki onlar da bu afetlerden kurtulamayacak.
Güneşli güzel pazar sabahı sizlere bu feci tabloyu neden mi çizdim? İnsanlık zaman zaman kendini yoklayan bir cinnet devrinin yine arifesinde de ondan. Şu sırada özellikle Orta Avrupa‘da beliren gerilimin göbeğinde olmak bunu daha iyi duymaya yetiyor.
Si vis pacem, para bellum… Para bellum para bellum ama, işin dozu bir kaçtı mı o para bellumun insanlara ne ettiği de ortada. Bu seferki her seferkine de benzemeyecek. Büyük devletlerin akıllarını başlarına devşirmesi, masa başına geçip karşılıklı anlaşma ve silahsızlanma yolu ile bir çözüme varmaları son umut. Aksi halde yaşayacağımız güneşli pazarlar sayılıdır.
Güneşten geçtik buluta da razıyız. Tek o meşum mantar bulut olmasın. İnsan kendi canına kıyabilir. Bazen başkasının canına da kıyabilir. Ama topyekûn tüm insanlığın canına, hele gelecek kuşakların canına kıymaya kimsenin hakkı yoktur.
20 Temmuz 1981
Haldun Taner
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.