Sonra burada son kararını vermek durumundaydı. Sovyet topraklarına geçmişlerdi ama, henüz köprüler bütünüyle atılmış değildi. Geriye dönüp Karabekir Paşa‘nın yanında bir iş bulmak olanağı vardı. Ama daha ileriye gitmek isterse,..

Sonra burada son kararını vermek durumundaydı. Sovyet topraklarına geçmişlerdi ama, henüz köprüler bütünüyle atılmış değildi. Geriye dönüp Karabekir Paşa‘nın yanında bir iş bulmak olanağı vardı. Ama daha ileriye gitmek isterse, köprüleri atmak gerekecekti. İlerisi nedir? Tam bir fikri yoktu. Yalnız bütün dünyayı sarsan bir devrimin merkezine gidip ona katılmak hevesi ve merakı onu ileriye doğru itiyordu. Yaşı da 19. Tam karar verecek dönemeçte bulunuyordu.
Bir gün Batum‘da, Fransa Oteli‘nde odasında, masa başına geçip kendi kendine bütün olup bitenleri ve olanakları gözden geçirdi. Sonra, sonrasını kendi anlatıyor:
“Oturdum,” diyor, “Batum‘da, Fransa Oteli’nde, masanın başına… Karadeniz kıyısından Ankara’ya, sonra ordan Bolu’ya yaptığım 35 günlük, 35 yıllık yayan yolculukla, öğretmenlik ettiğim kasaba. Kısacası, uzun lafın kısası, İstanbul’lu paşazadenin, daha doğrusu paşa torununun Anadolu ile tanışması, bu kere de Batum‘da Frfansa Oteli‘nde rokoko masasının üstünde duruyor. Yırtık, kirli kanlı bir yazma gibi serilmiş rokoko masasının üstünde… Bakıyorum, ağlamak geliyor içimden… Bakıyorum, utanıyorum yine Üsküdar‘daki yalıdan.
“Karar ver oğlum, karar ver, diyorum, kendi kendime, karar ver….Karar verildi. Ölmek var, dönmek yok… Duuur… Acele etme, oğlum. Koyalım soruları da şu masanın üstüne, Anadolu‘nun yanıbaşına. Neyini verebilirsin? Ne verebilirsin? Herşeyimi. Herşeyi… Hürriyetimi, evet! Hapishanelerde kaç yıl yatabilirsin bu uğurda? Gerekirse ömrüm boyunca… İyi ama, sen kadınları seversin. Yiyip içmeyi, temiz giyinmeyi seversin. Avrupa’yı, Asya‘yı, Afrika‘yı, Amerika‘yı dolaşabilmek için can atıyorsun. Anadolu‘yu Batum‘daki rokoko masanın üstünde bırakıp da Tiflis’ten Kars‘a, oradan da Ankara‘ya döndüm mü, beş altı yıla kalmaz mebus olursun, bakan olursun, kadın, yemek, içmek, sanat, dünya… Bırak… Hapislerde gerekirse ömrüm boyunca yatabilirim… Pek iyi, asılmak da var, öldürmek de. Suphi ile arkadaşları gibi boğulmak da var, komünist olursam, diye sormadın mı kendi kendine. Batum‘da?… Sordum. Öldürülmekten korkuyor musun diye sordum. Korkmuyorum, dedim. Birden, düşünmedin mi, hayır… Önce korktuğumu anladım, sonra korkmadığımı. Sonra sakatlığa, topallığa, sağırlığa razı mısın bu uğurda diye sordum, Verem illetine, yürek hastalıklarına, körlüğe? Körlük mü?… Görmek… Dur… Hiç düşünmemiştim. Kör de olunabileceğini bu uğurda. Kalktım… Gözlerimi sımsıkı yumdum dolaştım odanın içinde… Eşyaları ellerimle yoklayarak kapalı gözlerimin karanlığında odayı dolaştım. İki kere tökezlenip yere kapandım, ama gözlerimi açmadım… Sonra masanın başında durdum. Gözlerimi açtım, razıyım körlüğe de… Biraz çocukca, belki de biraz komik. Ama doğrusu bu. Ne kitaplardan, ne ağız propagandasıyla, ne de sosyal durumum yüzünden geldim geldiğim yere. Beni geldiğim yere Anadolu getirdi. Kıyısından şöyle bir üstünkörü seyrettim Anadolu‘yu…”
İşte bu hesaplaşmadan sonra Nazım‘ın kader çizgisi çizilmiş oluyor. Ve bu hesaplaşma sırasında kör olmanın istirabini duymuş olacak ki, ilerde “Taranta Babu” adındaki şiirinde körlüğün güzelliğini anlatır.
(Mavi Gözlü Dev. Zekeriya Sartel, Ant ya. 2. bas. sa. 107-109)
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.