Zaman göz açıp kapayıncaya dek geçiveriyor. Emel Sundström’ün İsveç’e gelişinin üzerinden 60. Yıl geçmiş. Bu tarihi günü arkadaşlarıyla kutladı. Emel Sundström bir bakıma Malmö Türklerinin altmış yıllık tarihidir. İlk gelenlerin..

Zaman göz açıp kapayıncaya dek geçiveriyor.
Emel Sundström’ün İsveç’e gelişinin üzerinden 60. Yıl geçmiş. Bu tarihi günü arkadaşlarıyla kutladı.
Emel Sundström bir bakıma Malmö Türklerinin altmış yıllık tarihidir.
İlk gelenlerin şaşkınlığına tanıktır.
İsveç’in altmış yılda aldığı yolu izlemiştir.
Mersin’den Malmö’ye gelin gelen bir genç kızın yeni bir yurtta yaşadığı altmış yıl.
Emel Hanım ile 1982 yılında bir hukuk tercümanlığı kursunda tanışmıştık. Kırk dört yıl olmuş, dile kolay.
Hem Türkçeyi hem de İsveççe’yi güzel konuşur. Bence konuştuğu Mersin Türkçesi İstanbul Türkçesinden daha hoştur. Melodisi, tane tane vurgulamaları, sade ve anlaşılırlığı mükemmeldir.
Emel Hanım’ın yazgısı bir yaz İstanbul’da değişmiş.
İsveç’te, Malmö’de yaşayan Mersinli bir delikanlı ile tanışıp evlenmiş ve Malmö’ye taşınmış.
O sıralarda yaşam İsveç’te ve diğer Avrupa ülkelerinde zordu. Emel hanım için de bu durum şaşırtıcı olmuş. Evlerde ne tuvalet ne banyo vardı o zamanlar. Doğru dürüst ıstma yoktu. Odanın bir köşesinde bir şömine varsa şanslıydınız. Anlayın gerisini.
Daha sonra tuvaletler yapılmaya başladı. Kaloriferli, duşlu evler inşa edildi. Bu evlere modern ev deniyordu. Sadece tuvalet varsa yarı modern (halvmodern), duş ve tuvalet yoksa bunlara modern olmayan (omodern) ev deniyordu. Konut sorunu büyüktü. Bırakın duşlu tuvaletliyi sadece bir oda bulmak marifetti. İnsanlar tek odada pek çok kişi ranzalarda kalıyordu. Ben 1971 yılı başında Avusturya başkenti Viyana’ya gelmiştim. Durum aynıydı. 3 -4 arkadaş bir evde kalıyorduk. Tuvalet dışardaydı. Her odanın bir anahtarı vardı. Gidip bakıyordunuz. Boşsa anahtarınızla açıp girebiliyordunuz. Biz banyo işini öğrenci yurtlarında kalan arkadaşları ziyaret ederek hallediyorduk.
İlk geldiğimde arkadaşım Erdem Özdiş ve iki arkadaşıyla birlikte 2. Viyana’da aynı odada dört kişi kalıyorduk. Yakınımızdaki bir inşaatta bir barakada belki yirmi Türk işçisi çalışıyordu. O kötü barakalarda doğru dürüst ısıtma yok, beslenme yok, güneş ağarmadan başlıyorlar çalışmaya; gece karanlığına dek ter döküyorlar. Aralarında Güreşçi İsa dediğimiz bir arkadaşımız vardı. Gerçekten yağlı güreşlerçiydi. İri yarı, güçlü kuvvetli bir delikanlı. O ağır işte büyük bir gayretle para biriktirip köyüne döneceği günü düşleyerek fazla mesai yapıyordu. Ne var ki, o ağır koşullar altında, o iri cüsseli, güçlü kuvvetli arkadaşımız gözlerimizin önünde eriyip gitti. Ülkemizde insanca yaşama koşullarıyla kendi ülkemizin inşasında çalışmak yerine iş gücü olarak ihraç edildiler.
Yalnız Avusturya, İsveç değil tüm Avrupa öyleydi. Türk ve diğer yabancı işçiler inşa etti Avrupa’yı…
Artık eskilerin çocukları bulundukları ülkelerin birer parçası oldular. Çalışma hayatının her alanında başarılılar.
Emel hanımın oğlu da ikinci kuşağın en başarılılarından.
Murat şarapçılığa merak sarmış.
“İsveç’te şarapçılık olur mu?” demeyin. Eşiyle birlikte eğitim görmüşler, şarapçı üreten ülkelerde incelemeler yapmışlar. Malmö’de kocaman bir bağları var. Kaliteli şaraplar üretiyorlar. Başkalarına da bağ kurmada yardımcı oluyorlar. Şimdiye dek yüz kadar bağ kurulmasına yardım etmişler.
İsveçliler Murat’a Murre diyorlar. Göbeğine dek sakal bırakmış. Ben Manisa Tarzanı’na benzetiyorum. Tarzan Manisa dağlarına ağaçlar dikiyor Manisa ve etrafını yeşertiyormuş. Murat “Murre” de Malmö ovalarını bağlarla süslüyor.
Emel hanım Malmö’de oğlu, gelini ve dostlarıyla mutlu bir yaşam sürüyor.
Günün birinde bu altmış yılın anılarını anlatmasını dilerim. İsveç Türkleri Tarihi açısından önemli.
Kendisine nice sağlıklı mutlu yıllar diliyorum.
ABDULLAH GÜRGÜN
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.