Kimin omurgalı kimin omurgasız, kimin dünkü ilkeli, ideolojik duruşunda tutarlı olup olmadığını kestirmek pek kolay olmuyor günümüzde. Dün, bu ırmak Karadeniz’e akıyor diyen, bugün Akdeniz’e akıyor diyebiliyor. Ya da dünkü..

Kimin omurgalı kimin omurgasız, kimin dünkü ilkeli, ideolojik duruşunda tutarlı olup olmadığını kestirmek pek kolay olmuyor günümüzde. Dün, bu ırmak Karadeniz’e akıyor diyen, bugün Akdeniz’e akıyor diyebiliyor. Ya da dünkü sahtekar bugün boyanıp süslenip, yeni maskeler edinip en namuslu adam sıfatıyla pazarlıyor kendini. Dün, emperyalizmin, Kemalist Cumhuriyet karşıtı bütün planlarının figüranı, taşeronu olanlar, bugün sıkışınca yüksek perdeden ve şarlatanca ABD karşıtı palavralar atmaktan çekinmiyor. Ama bir NATO emri olarak kritik anlarda, Atlantik ötesindeki büyük reis karşısında sus pus oluyorlar.
Her alanda tuzaklarla, sahtelik ve yalanlarla yüklü bir kirlenme ve güven bunalımı süreci yaşıyoruz. Dünkü düşünce, tavır ve siyasetinden birdenbire çark ediveren, kıvıran, fırıldaklaşan insan karikatürleriyle karşılaşıyoruz. Demirel için mütevazi ve hoşgörülebilen “dün dündür, bugün bugündür” söyleminin, bugün bir erdem haline geldiği tekinsiz, acayip günlerdeyiz.
Bu tekinsiz iklim, Attila İlhan’ın çarpıcı deyişiyle adeta bir “Dönekler Bereketi” ortaya çıkardı. Günlük medya haberlerinde ve yüzde yetmişi kirli bilgiye dayanan sosyal medya düzleminde belirlenen güncel siyasette, günü kurtarma taktik ve tavırları o kadar baskın bir eğilim haline geldi ki!.. Öyle ki, deyim yerindeyse, “köpek kuyruğunu değil, kuyruk köpeği sallar” hale geldi. Olayların ve gündemlerin olağanüstü hızlı aktığı ve akşamdan sabaha değiştiği bu konjonktür kıskacında, dalga değil köpük, düşünce değil söyleyiş biçimi, içerik değil biçim, gerçek değil topluma dayatılan yapay gündemler ve niteliksiz, sahte, fırıl fırıl dönen tavır değiştiren omurgasız kişilikler gündemi belirliyor.
Üstelik, bu rezil, ahlaksız durum, en çok trolleri sevindiriyor. Ülke ekonomik yıkımdan, adaletsizlikten çöküyor ama umurlarında değil; köy yanıyor, deli kız saçını tarıyor!.. Çünkü onlar için, toplumsal mücadele, eşitlik, adalet, ulusal bağımsızlık, vatanseverlik diye bir sorun hiç bir zaman olmadı. Bu nedenle geçmişte olduğu gibi, bugün de çok daha güçlü ve yaygın olarak köklü toplumsal eşitsizlikleri ifade eden ideolojilerin “sonu”nu ilan eden yalanlara kolayca inanılıyor.
Özetle, olayların bu kadar hızlı, kırılmalı, şaşırtıcı, “şok edici” geliştiği, düşünce ve siyasetlerin yüz seksen derece karşıtına dönüşerek sahne aldığı bir süreçte yaşıyoruz. İstikrarlı, kalıcı ve tutarlı düşünce ve ideolojik duruşların değil, aksine bunların bastırılıp bir kenara itilmesine ve günü kurtarıcı düşünce, siyaset ve taktiklerin öne çıkmasına yol açan bir iklimdir bu. Öyle bir siyasal iklimde bir uçtan bir uca savrulan kimlik ve kişilik bozunumu ve omurgasızlaşma olağan, hoşgörülen bir eğilim ve davranış oluyor.
At izinin it izine karıştığı böylesi bir iklimde, bütün düşünce ve eylemleriyle ülkenin bağımsızlığı ve eşitlik ve özgürlük ideallerini temel amaç edinen kişinin yalpalamadan yolunda yürüyebilmesi gerçekten zor. Ama yalpalamadan yürümek zorunda. Bu, günün Türkiye’sinde en başta Türk aydınının temel bir görevi. Böyle bir irade ve bilinçle ancak yüksek ideallere bağlılık sürdürülebilir ve amaca ulaşılabilir. Ulusal ve toplumcu amaç ve duyarlılıktaki bir aydın, böyle bir süreçten ancak, ideolojik omurgasını, ilkelere bağlı kişiliğini, ahlaki duruşunu sağlam tutmak, üstelik bu onurlu duruşunu güncelin öğütücü rüzgarları karşısında direnerek kanıtlamak ve yeniden üretmekle kişiliğini koruyabilir.
Bu noktada omurga sağlam değilse, istendiği kadar bilgi donanımı olsun, ya da tersinden, istendiği kadar yılların deneyimleri içinde halka ve gerçeğe bağlılık konusunda güçlü, boyun eğmez bir irade ve bilince sahip olunsun, bütün bunlar Kemalist veya sosyalist bir davaya bağlılığın her zaman güvencesi olamayabiliyor. Çünkü bu konuda örnek diye gösterilebilen nice “bilge ve cesur” kaya gibi kişiliklerin nasıl sağa sola savrulduğunu, sistemin demagojik algı operasyonları ve düzenbazca yalan ve oyunları karşısında yamulduğunu, o “granit”, “mermer”, “çelik” duruşların tuz buz olup çamura, pelteye dönüştüğünü yaşadık, gördük.
Bu arada, medyatik algının belirleyici olduğunu da vurgulayarak, çok çarpıcı ve etkili bir “güncele” ve “büyük oynama” örneğinden söz edelim. Konumuz; MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, herkesi “ters köşeye yatıran” “sürpriz” hamlesi ile ilgilidir. Hiç kuşkusuz, AKP ve PKK/Öcalan ile birlikte kotarılan bu girişimin samimi mi değil mi, doğru mu yanlış mı, Türkiye’nin mi yoksa ABD-İsrail-PKK cephesinin mi çıkarına olduğu tartışmasıdır asıl sorun. Bana göre ise, bütün olgular, sürecin, Saray iktidarının ömrünü uzatmanın karşılığı olarak ABD-İsrail ve PKK/DEM cephesinin değirmenine su taşıdığını ortaya koyuyor.
Şimdi de Bahçeli, siyasi hayatı boyunca hep Kemalizm karşıtı ve emperyalizme hizmet eden kritik görevlere ek olarak yeni bir hamle daha yaptı. İçinde PKK ile pazarlığın yer aldığı, kaçınılmaz olarak ulusal ve üniter devleti, Türk vatandaşı kimliğini tasfiyeyi amaçlayan bu hamlede ise, “Kürt ve Alevi iki Cumhurbaşkanı yardımcısı” olmalı önerisi var. Doğal olarak Cumhurbaşkanı da Sünni Türk oluyor. Kafalarının arkasındaki projeye göre bu Sünni Cumhurbaşkanı, AKP’nin bütün İhvancı ideoloji ve siyasetlerinden rahatlıkla çıkarabileceğimiz gibi, sadece Sünni Türkleri değil, “necip ırk” Arapları da kapsar.
Peki bu öneri neyin göstergesi? Cumhuriyetin yasalarıyla, kurumlarıyla mahkum edip tarihe gömülen sultanlığı sözde reddeden, ama sultanlık yetkilerine fazlasıyla sahip bir Sünni Cumhurbaşkanı ve Alevi, Kürt yardımcılarıyla ne amaçlanıyor? Kuşkusuz Osmanlının milletler sistemine, Cumhur/iyet adını koruyarak modern kılıf geçiren, kısacası Lübnanlaşmış ya da Iraklaşmış, hatta Suriye’ye de dayatılan, üniter devlet yerine çok etnikli yapıyı yasalaştıran bir Türkiye amaçlandığı açık değil mi? Cumhuriyet karşıtı, Yeni Osmanlıcı bir devlet sistemi değil de nedir bu?
Sultanlık yetkileri verilmiş bir tek adamla milli iradeyi yok eden, etnik ve cemaat temsilcilerini de ona yamayarak yurttaş eşitliğini ortadan kaldırmanın ve milleti parçalamanın tohumlarını eken Bahçeli’nin bu önerisinin milliyetçilikle herhangi bir ortak yanı olabilir mi? Öyle bir siyaset, lafta değil gerçekte Türk milliyetçiliğini, Atatürk milliyetçiliğini değil, olsa olsa Suriye’de Esat rejimini yıkan ve El Kaideci iktidarla bir kaos cehennemi yaratan ABD-İsrail projeleriyle sarmalanmış sahte bir milliyetçiliği gösterir ancak. Bahçeli gibi deneyimli bir siyasetçinin, üniter devleti dinamitleyen bu öneriyi getirirken, enine boyuna düşündüğünü, büyük ortağıyla anlaştığını kim inkar edebilir?
Bunun gibi güncele oynayan beklenmedik sürprizlere ne kadar alışsak da yine de bazılarına şaşırmamak gerçekten elde değil. En üst düşünsel ve siyasal düzeylerde yaşanan ve bir çoğumuzu gerçekten şaşırtan savrulmalar, bazen çok ince, usturuplu, soslanmış biçimlerde olabiliyor. Şimdi, sahte ve yapay gündem belirlemenin artık ustası olan Bahçeli’nin güncel “milliyetçi büyük siyaset” tuzağına düşen, sahte milliyetçilik ile devrimci Atatürk milliyetçiliğini birbirine karıştıran bir düşünce ve duruşa değinmek istiyorum.
Geçtiğimiz günlerde çok değer verdiğim bir gazeteci yazar Soner Yalçın, Bahçeli’nin “Terörsüz Türkiye” sürecini başlatan siyasetini “Teşekkürler Bahçeli” başlıklı makalesiyle öven, olumlayan bir çıkış yaptı. O da Bahçeli gibi “sürpriz” yaptı. “Gazeteci Soner Yalçın” diyorum, çünkü, benim de, özellikle tarihsel, toplumsal ve bilgilendirici içerikli bir çok yazısını dikkatle ve beğenerek okuduğum Soner Yalçın, anladığım kadarıyla son günlerde iktidar merkezli estirilen güncel algı rüzgarının çekim alanında kalmış ya da bilinçli olarak bu alana dahil olmayı tercih etmiş görünüyor. Dahası, günün en yaygın ve etkili popülerlik yolu olan gazetecilik kariyerinin basamağını daha da yükseltme ve parlatma umuduyla mı, ne, “açılım”cı gündemin odağındaki Bahçeli’nin ABD güdümlü gerici, sahte milliyetçiliğini tehlikeli bir şekilde aklama, parlatma manevrasına girişiyor.
Soner Yalçın, haberin, bilginin doğru ve yanlışlığından, bunların biricik ölçütü olan (güncel değil) tarihsel, toplumsal, ekonomik vb bütünsel gerçekliğin, bunları savunma veya kökten değiştirmenin en üst, en yetkin ifadesi olan ideoloji, strateji, program ve ilkeleri yeterince biliyor, bilmesi gerekir. Ama nedense, bu temel ilkeler ve tutarlı omurgalı bir tavırdan bağımsız, salt okuyucuyu günlük etkileme odaklı, gazeteciliğin günümüzde en doğal, etkili yöntemi olan şaşırtma, “sürpriz” yapma yoluna başvuruyor!.. “Benim böyle bir başlık atmam çoğu için sürpriz olacaktır” diyerek bunu zaten öngörüyor. Ancak asıl soru şu: “Sürpriz” mi yoksa sahnelenen, başarılı olacağına da inandığı anlaşılan, Yeni Osmanlıcı ABD tezgahının kıyısında kenarında -daha sonra da içinde- yer almak mı?..
Bahçeli ve içinde yer aldığı Cumhur – DEM işbirliği ile ilgili şu düşünceler, Soner’in nereye doğru yol almakta olduğunu göstermiyor mu?:
“Evet, Bahçeli herkesi şaşırtan/ezber bozan büyük siyasi hamle yaptı: Milli çözüm süreci başlattı… Yani Bahçeli; emperyalizme karşı bölgede ve ülkemizde geleceği inşa etme amaçlı strateji eylem planını devreye soktu… Antiemperyalist hedefli bu projeye Abdullah Öcalan da destek verdi. PKK silah bırakıyor. Milliyetçiler ve komünistler yıllar sonra tam bağımsızlık hedefli ittifak yapıyor.”
Ben ve okuyucular, Bahçeli ve Cumhur ittifakını -buna Öcalan da eklendi- antiemperyalist yapan yukarıdaki zırva ifadeleri bir yerlerden sanki anımsıyor gibiyiz. Saray’ı antiemperyalist ve devrimci ilan eden, Atatürk milliyetçiliğini de Bahçeli’ye yakıştıran “öncü” kişi hiç kuşkusuz Perinçek’ti. Şimdi hep birlikte, bu sahte antiemperyalistler tablosuna Öcalan’ı ve PKK’yı da ekleyen bir postmodern tiyatro ile karşı karşıyayız. Atatürk’ün kemikleri sızlıyor da sızlıyor…
Nereden bakarsak bakalım, esas amaç, tamamen AKP’nin tek adam sisteminin ömrünü uzatmaktır. Bunun için üniter devlete ve Cumhuriyetin kurucu ilkelerine karşı parlamentoda DEM ile işbirliğini, onların oyunu almayı amaçlayan sahte bir iç barış senaryosu ya da oyunu sahneleniyor. Arkasında ABD, AB ve İsrail’in olduğu bu büyük oyunla bazı çevrelerde yaratılan umut, Soner Yalçın ve ODATV’cilerin omurgasını çökertmiş, başlarını bir hayli döndürmüş görünüyor. Tabii dönmüş baş, rotayı şaşırdığı gibi, insanın ayaklarını da yerden, Anadolu toprağından, yaşadığı gerçeklik zemininden keser. En önemlisi de gerçeğin temsilcisi kitlelerin temel eğilimini, halkın nice sürprizlerle yüklü devrimci enerjisini görmeyi, algılamayı engeller.
Soner Yalçın! o makaleyi tekrar okumanı öneririm!.. Hayalini kurduğun Komünist (sosyalist)-Milliyetçi ittifakını, tarihten, gerçeklerden kopararak, yapay, hayali kurgularla, gerçek sahiplerini ve adreslerini yanlış yerlerde arayarak gerçekleştiremezsin. Sen sürpriz yapıyorum derken halkın sürpriziyle ters köşe olursun. Hele Atatürkçü devrimci milliyetçiliğin yerine Bahçeli’nin sahte milliyetçiliği tercih edersen!…
Sanırım bir gazeteci olarak -bir çok insan gibi- senin başını da döndüren şey, en koyu milliyetçi, en koyu Türkçü görünen ve en hızlı PKK ve Kürt düşmanı bir partinin başkanının bu yeni “barış” girişimini başlatmasıdır. Gazeteciler genellikle, sürprizlerden, şaşırtmalardan çok hoşlanıyor anladığım kadarıyla. Oysa bu, -tabii millet yerse- BOP’un Yeni Osmanlı projesiyle Türkiye’de sahnelenme düzenbazlığından başka bir şey değildir.
Söz konusu plana göre, CHP’nin merkezinde olduğu Cumhuriyetçiler, Atatürk milliyetçileri tasfiye edilip etkisizleştirilecek, Türk, Kürt ve Araplardan oluşan ABD-İsrail güdümlü bir Yeni Osmanlı projesi sahneye konacak!.. Suriye’de Esat’ın devrilmesine paralel sahneye konan ve kesinlikle ABD, AKP, MHP, İsrail, HTŞ ve Öcalan’ın çeşitli derecelerde rol aldığı ve belli bir koordine içinde uygulanan planda, Bahçeli’nin kesinlikle bağımsız, kendi inisiyatifiyle davranmadığını bu ülkede çocuklar bile biliyor artık.
Bunu nereden anlıyoruz? Yazısının girişinde uzun uzun 20. yüzyıl boyunca gerçekleşen bütün devrimlerde sosyalizm ile milliyetçiliğin / ulusalcılığın emperyalizme karşı işbirliği yaptığından söz ediyor. Lenin’in Ceditçi (yenilikçi) Türkçülerle ittifakı; Anadolu’da Kemalist milliyetçilerle çeşitli komünist çevrelerin ittifakı; Mao’nun önderliğinde ÇKP’nin Sun Yatsen’in milliyetçi partisi Komingtang’la ittifakı; Ho Şi Minh önderliğindeki Vietnam Komünist Partisi ile milliyetçilerin emperyalizme karşı omuz omuza savaşması; Yugoslavya’da Tito’nun önderliğinde komünistlerin, Alman faşist işgaline karşı milliyetçi vatanseverlerle birlikte savaşması; yine Nazilere karşı direniş cephesinde Fransız komünistleri ile De Gaulle’ün yönettiği milliyetçilerin birlikte savaşması…
Evet bütün bunlar çok önemli ve doğru bilgiler. Burada hemen anlayamadığım bir durum var: Bütün yukarıdaki örnekler Milliyetçilerle Komünistlerin ittifakı üstüne; peki Bahçeli burada hangi komünist/sosyalistle ittifak yapıyor acaba? Bu sorunun tek bir somut karşılığı var, o da, Soner Yalçın’ın, Bahçeli’nin işbirliğine giriştiği PKK/DEM’i, bir bölücü örgütü komünist olarak görmesidir. Bu bir şaşkınlık mı, yanılgı mı nedir, şimdilik bilmiyoruz. Çok önemli ve kritik bir noktada makalenin kurgusu hava kaçırıyor. Yani komünist-milliyetçi ittifakı konusunda tarihi olgular ve bilgiler ile bugünün Türkiye gerçekliğinde bir benzerlik ya da paralellik bulma çabası bir çarpıtmaya ve onu maskeleyen demagojiye dönüşüyor. Yazının amacı Bahçeliyi antiemperyalist yapmak olunca, girişteki son derece doğru ve önemli bütün bilgiler de, Soner’in gerçeklikten, bilimden ve tarihten kopan postmodern kurgusal mantığında, argo deyimle “traş”a, dolgu malzemesine dönüşüyor.
Çünkü, Türkiye’de gerek geçmiş pratiğiyle, gerek gelecek öngörüsü, temel siyaset ve stratejisiyle Türk milliyetçiliğinin biricik temsilcisi Kemalizmdir. Bahçeli ise, dün de bugün de bütün düşünce ve siyasetleriyle Kemalizmin, Kemalist milliyetçiliğin karşısında yer almaktadır.
Sovyetlerin dağılmasından sonra, MHP milliyetçiliğinin, Amerikancı-muhafazakar ve millici-muhafazakar ikili karakteri 90’larda bir ayrışma süreci yaşadı. Bu ayrışmada Bahçeli Amerikancı ve Süper NATO’cu tarafta, ulusalcı sosyalistler ve Kemalistlerle birliğe yönelen kesim ise, gerçek milliyetçiliğin, Atatürk milliyetçiliğinin safında yer almıştır ve almaktadır.
Bahçeli’nin son 25 yıl içinde ABD/CIA güdümlü sahte milliyetçiliğinin oynadığı en Amerikancı en Türkiye karşıtı rol, 2001 krizi sonrasında Ecevit hükümetini dağıtarak Türkiye’yi bir erken seçime sürüklemesidir. Burada sorun, olağan bir erken seçim sorunu değildir. 1996’lardan itibaren Erdoğan’ın liderliğinde ABD güdümlü bir ılımlı İslam iktidarı çoktan pişirilmiş, kazanma ihtimali de yaptırılan anketlerle saptanmıştır. Yapılacak tek şey, Ecevit hükümetinin dağıtılmasıydı. Bunu da ancak Bahçeli yapabilirdi ve yaptı.
Soru şu: Bahçeli bunu ABD’nin verdiği görevle bilerek mi yaptı, yoksa kendi iradesiyle mi? O günün çoğu analistinin değerlendirmesiyle ABD ile ilişkiden söz edilse de, çok daha önemlisi böyle bir hamlenin özellikle kime hizmet ettiğidir. ABD’ye hizmet ettiği ise, daha sonraki bütün siyasal gelişmelerle kanıtlandı. Bahçeli, koşullardaki bütün farklılıklara karşın bugün de benzer, ihanete kadar giden bir tehlikeli rolü oynamaktadır.
Özetle, dün de bugün de Türkiye’nin bağımsızlığı, birliği, üniter yapısı, halk iktidarı, kamuculuk konularında % 90 ortak düşünen Kemalist ve Sosyalist/Komünist birliği Türkiye için biricik çözün iken, Amerikan cephesindeki sahte milliyetçilere umut bağlamak, üstelik “milliyetçi” Bahçeli’nin, Cumhur adına PKK/DEM’le ittifak girişimini milliyetçi-komünist işbirliği olarak gösterme gayreti neyin nesi oluyor?
Ayrıca bu durumda, Soner Yalçın’ın, MHP’deki ayrışma ile ilgili en azından yukarıdaki bilgilere sahip olması gerekmez miydi? Ve madem milliyetçilik ile komünüstlerin ittifakından söz ediyoruz, MHP’nin bir tarafta, İyi Parti ve Zafer Partisi’nin öbür tarafta yer aldığı bu ayrışmada komünistlerle, yani vatansever sosyalistlerle ittifaka en yakın görünen milliyetçiler İyi Parti, Zafer Partisi, Nihat Genç’in önderliğinde kurulan Vatansever Cumhuriyetçiler Partisi değil mi? Üstelik, şimdi bu partilerde yer alan milliyetçilerin çok önemli bazı şahsiyetleri, Vatan Partisi’nin devrimci olduğu yıllarda aynı partide Sosyalistlerle birlikte mücadele ettiğini de hatırlatalım. Komünist-milliyetçi ittifakının esaslarını, dört maddesi sosyalist programla örtüşen Altı Ok oluşturmuyor mu?
Altı Ok’ta tam bir bütünlük içinde yer alan ilkelerin hiç biri, diğerleri olmadan tutarlı bir biçimde savunulamaz ve uygulanamaz. Bu nedenle, Halkçılık olmadan, Cumhuriyetçilik, laiklik olmadan, Devletçilik ve Devrimcilik olmadan ve bunların zorunlu bir gereği üniter devlet ve Türk milleti kimliği savunulmadan Milliyetçilik savunulabilir mi? Asla! Olsa olsa bu, Cumhuriyet yıkıcısı, Atatürk düşmanı, yeni Osmanlıcı bir iktidarla kaderini birleştiren sahte, kirli bir milliyetçilik olur.
Ne Marksizm, ne diyalektik ve tarihsel materyalizm, ne Kemalizm ve Türk Devrimi tarihi Bahçeli’nin gerici milliyetçiliğini aklayabilir. Aklamaya kalkanlar, ancak kendilerini kirletir.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.