ABD, denizlerde yeni bir gerginliğin fitilini ateşleyebilecek tehlikeli bir adım attı. Washington, insanlığın ortak mirası olan derin deniz tabanlarını yağmaya açtı. Girişim devam ederse denizlerdeki güç mücadelesi sertleşecek. ABD Ulusal..

ABD, denizlerde yeni bir gerginliğin fitilini ateşleyebilecek tehlikeli bir adım attı. Washington, insanlığın ortak mirası olan derin deniz tabanlarını yağmaya açtı. Girişim devam ederse denizlerdeki güç mücadelesi sertleşecek.
ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi (NOAA), Pasifik Okyanusu’ndaki derin deniz tabanında kritik mineraller çıkarmayı hedefleyen bir şirketin başvurusunu inceleme sürecine aldı. Karar, yalnızca madencilik faaliyetleri açısından değil, uluslararası deniz hukukunun geleceği bakımından da önemli sonuçlar doğurabilecek nitelikte.
NOAA tarafından yapılan açıklamaya göre, Deep Sea Minerals Corporation’ın Clarion-Clipperton Bölgesi’nde yapmayı planladığı derin deniz madenciliği başvurusu ön değerlendirme aşamasını geçti. Şirket, okyanus tabanında bulunan ve elektrikli araç bataryaları ile ileri teknoloji ürünlerinde kullanılan nikel, kobalt, manganez ve bakır gibi kritik mineralleri çıkarmayı hedefliyor.
Pasifik Okyanusu’nda Meksika ile Hawaii arasında uzanan Clarion-Clipperton Bölgesi, dünyanın en büyük polimetalik nodül rezervlerinden biri olarak kabul ediliyor. Bölgedeki nodüllerin, küresel enerji dönüşümü için kritik öneme sahip milyonlarca ton stratejik mineral içerdiği değerlendiriliyor.
Ancak gelişmenin önemi yalnızca ekonomik boyutuyla sınırlı değil. Derin deniz tabanları, 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS) kapsamında “insanlığın ortak mirası” olarak kabul ediliyor. Ulusal yetki alanları dışındaki deniz tabanlarında yürütülecek madencilik faaliyetlerinin, normal şartlarda Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesi (ISA) tarafından düzenlenmesi gerekiyor.
ABD ise 1982 Sözleşmesi’ni hiçbir zaman onaylamadığı için ISA sisteminin dışında bulunuyor. Washington yönetimi, 1980 tarihli Derin Deniz Yatağı Sert Mineral Kaynakları Yasası (DSHMRA)’na dayanarak kendi şirketlerine doğrudan ruhsat verme yetkisi olduğunu savunuyor. ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi’nin son kararı da bu yaklaşımın yeni bir örneği olarak değerlendiriliyor.
Bu durum, uluslararası hukuk çevrelerinde önemli bir tartışmayı beraberinde getiriyor: ABD’nin verdiği ruhsatlar diğer devletler tarafından tanınacak mı? Birçok hukukçu ve ISA üyesi ülke, ulusal mevzuata dayanılarak verilen bu tür ruhsatların uluslararası deniz hukukunun temel ilkeleriyle çeliştiğini vurguluyor. Washington ise 1982 Sözleşmesi’ne taraf olmadığı için kendi hukuki rejimini uygulayabileceği görüşünde. Kararın arkasında yalnızca ekonomik değil, stratejik gerekçelerin de bulunduğu belirtiliyor.
Son yıllarda ABD yönetimi, kritik mineraller alanındaki tartışmasız Çin üstünlüğünü, ulusal güvenlik sorunu olarak tanımlıyor. Özellikle elektrikli araçlar, savunma sanayi, yapay zekâ altyapıları ve yüksek teknoloji üretimi için gerekli olan nadir metallerin tedarikinde Çin’in küresel ağırlığı Washington’da endişeyle takip ediliyor. Bu nedenle derin deniz madenciliği, yalnızca yeni bir ekonomik faaliyet alanı değil, aynı zamanda ABD-Çin rekabetinin yeni cephesi olarak görülüyor. Uzmanlara göre ABD’nin amacı, karadaki maden kaynaklarına ve Çin merkezli tedarik zincirlerine bağımlılığı azaltacak alternatif kaynaklar oluşturmak.
Gelişme, son yıllarda henüz tamamlanamayan ISA madencilik düzenlemeleri üzerindeki baskıyı da artırıyor.
Çin, Rusya ve birçok Avrupa ülkesi ISA çerçevesindeki müzakere süreçlerine katılırken, ABD’nin tek taraflı ruhsatlandırma yaklaşımı uluslararası sistemin parçalanmasına yol açabilir.
Bazı uzmanlar, bu son adımın ardından diğer devletlerin de benzer ulusal ruhsat mekanizmaları geliştirmeye başlayabileceğini belirtiyor.
Bu senaryo tamamlanırsa, 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin oluşturduğu “ortak miras” anlayışının yerini fiili güç ve teknoloji kapasitesine dayanan yeni bir rekabet düzeni alabilir.
ABD’nin kararı, yalnızca bir madencilik başvurusunun değerlendirilmesi olarak görülmüyor. Birçok uzman, gelişmeyi uluslararası deniz düzeninin geleceği açısından stratejik bir dönüm noktası olarak değerlendiriyor. 20. yüzyılda enerji kaynakları ve kara madenleri etrafında şekillenen küresel rekabetin, 21. yüzyılda giderek daha fazla deniz tabanına yöneldiği görülüyor.
ABD’nin attığı bu adım, gelecekte yalnızca derin deniz madenciliğini değil; Arktik bölgedeki kaynak rekabetini, açık deniz enerji sahalarını ve küresel deniz yetki alanı tartışmalarını da etkileyebilecek yeni bir sürecin başlangıcı olabilir.
Başka bir ifadeyle, okyanusların derinliklerinde başlayan bu mücadele, önümüzdeki yıllarda uluslararası siyasetin en önemli başlıklarından biri haline gelebilir. Denizlerin serbest kullanımını esas alan Mare Liberum anlayışından, ekonomik ve stratejik hakimiyet mücadelesinin öne çıktığı yeni bir Mare Dominium dönemine geçişin işaretleri giderek daha belirgin hale geliyor.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.