Türkiye küreselleşme kıskacında hedef bir ülke görünümü arz etmektedir. Komşumuz Irak‘a yapılan ABD müdahalesi sırasında görüldü ki; gaye ne Saddam‘ın devrilmesi, ne de Irak’ta bulunan kimyasal silahlarmış. Günümüzdeki çıkarcı bazı..

Türkiye küreselleşme kıskacında hedef bir ülke görünümü arz etmektedir. Komşumuz Irak‘a yapılan ABD müdahalesi sırasında görüldü ki; gaye ne Saddam‘ın devrilmesi, ne de Irak’ta bulunan kimyasal silahlarmış. Günümüzdeki çıkarcı bazı yaklaşımlarda ifade edildiği gibi, sadece petrol ve doğal gaz rezervlerinin ele geçirilmesi de değildir.
Peki o zaman bu işgalin gerçek anlamı nedir? ABD, Afganistan müdahalesi sonrasında neden Irak’ı da işgal etmiştir? Bütün bu soruların cevaplarının aranması sırasında dünya hâkimiyet teorilerinin bilinmesi büyük önem arz etmektedir.
Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarından meydana gelen ana kıta dünyaya hâkim olmak için en önemli rolü oynamaktadır. Ana kıtanın kalbi ise Avrasya yani, Volga Nehri’nden Orta Asya steplerine, Kuzey Buz Denizi’nden Arabistan’a kadar olan bir bölge olarak değerlendirilmektedir.
1989 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği çöktükten sonra ana kıtanın kalbi sayılan bu bölgede stratejik boşluklar ortaya çıkmıştır. Bu boşlukların doldurulabilmesi için Avrupa Birliği veAmerika yoğun bir rekabete girmişlerdir. Bu rekabette AB özellikle Ortadoğu ve Orta Asya’da daha avantajlı bir konuma gelmiştir.
ABD, kendi ülkesindeki iktisadi kriz ve bu bölgelerde yürüttüğü politikalardaki gerileme ile kendini sorgulama ihtiyacını hissetmiştir. Uluslararası siyasette “ABD silah satarak, bilgi satarak uluslararası mali piyasaları dolarize ederek gelişir.” diye bir anlayış hâkimdir.
Ortadoğu politikalarının iflası ve iktisadi gerileme, ABD’nin dünyadaki tek hegemon güç olmasını zora sokmuştur. İzlenen politikaların iflas ettiği noktada ABD, Irak savaşını kendi ekonomisini ve buna bağlı olarak silah endüstrisini de geliştirmek için yapmak zorunda kalmıştır.
Ayrıca, Filistin – İsrail meselesinin çözümünde de bu savaş araç olarak kullanılmıştır. Yani anlayacağınız bir taşla iki değil, birçok kuş vurulmuştur. EmperyalistOrtadoğu ve Orta Asya haritalarını yeniden düzenlemek için girdiği bu savaşta Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni de kullanmak istemiştir.
Hükümet; askeri üslerin yeniden düzenlenmesi, beş yeni üs kurulması ve yaklaşık 100.000 Amerikan askerinin Güneydoğu Anadolu bölgemizde yerleşmesine fırsat ve imkân yaratmak maksadıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne 2. tezkere namıyla anılan tezkereyi sevk etmiştir.
Ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin o muhteşem kararıyla bu tezkere geçmemiş, Türkiye’miz Amerikan işgalinden son dakikada kurtulmuştur. Türkiye’yi mahvetmek isteyen mütareke basını ve bazı iş çevreleri “stratejik ortak” kabul ettikleri ABD’ye iyi hizmet verilmediği yönünde ağıtlar düzmüşlerdir. Hatta daha da ileriye giderek Türk devletini tehdit etmeye, aşağılamaya cüret etmişlerdir.
Ülkemizin aymaz kafalı bu kaymak tabakasının görmediği ise; Kabil – Madrid ile Büyük Sahra – Kabil hattında emperyalist güç ABD’nin kontrol altında tutmaya çalıştığı, bölgede Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hedef ülke haline geldiği gerçeğidir. Irak’ın kuzeyinde ayrı bir devlet kurmaya ve bizim Güneydoğumuzu bu devlete dâhil etmeye çalışan bir devlet nasıl olur da bizim stratejik ortağımız olur? 1918 Mondros mütarekesi sonrası Mersin ve İskenderun’a asker çıkarmak isteyen İngilizler, Yıldırım Orduları Komutanı Mustafa Kemal Paşa’nın direnişi ile karşılaşmışlardır. Ancak, İstanbul hükümetinin diretmesi sonucu Yıldırım Orduları Komutanlığı’ndan istifa eden Atatürk, ileri görüşlülüğünü bu konuda da ortaya koymuştur.
Türk ordusunu Halep – Mersin hattında İngilizlerin nasıl kıskaca almak istediklerini çok güzel bir biçimde yorumlayan Mustafa Kemal Paşa, İngilizlerin sömürgeci eğilimlerini bu istifa mektubunda bütün açıklığı ile ortaya koymuştu.
Ancak, seksen beş yıl sonra Türkiye’yi yönetenler 5 askeri üs ve 100.000 askerle arkadan çevrilecek olan Türk Ordusu’nun Irak’taki mahalli güçler ve Amerikan askerleri arasında sıkıştırılmasına fırsat veren böyle bir tezkerenin sonuçlarını görmekten aciz olduklarını göstermişlerdir.
Savaşıntehdit etmeye başlaması, çok yakında Türkiye’nin tekrar bir dayatmayla karşılaşacağının ipuçlarını vermektedir. İsrail merkezli “Ortadoğu hakimiyet projesini” hayata geçiren ABD emperyalizmi, İsrail – Filistin anlaşmazlığını çözümlemek için İran ve Suriye’nin stabil hale getirilmesini sağlamaya çalışmaktadır.
New York’taki ikiz kulelere 11 Eylül’de yapılan terörist saldırıların hemen sonrasında Samuel Huntington’un “Medeniyetler çatışması” tezinin haklı çıktığına ilişkin yorumların ağırlık kazanması, bunun ilk ipuçlarını vermiştir. İşte bu dönemde Francis Fukuyama, New York Times’daki makalesinde bugünkü duruma kendince açıklık getirmekteydi.
Francis Fukuyama İslam dünyasındaki Fundamentalist cereyanlara dikkat çektikten sonra Mısır, Türkiye ve İran’daki liberal gelişmelerden övgü ile söz etmekteydi. Bu ülkeler arasında Türkiye’nin laik yapısı ile batının normlarına daha yakın olduğunu vurgulamaktaydı. Ancak, yine aynı düşünür, Türkiye’nin İslam dünyasındaki konumunun ve bu ülkelerde Türkiye hakkındaki intibaların Türkiye’nin model ülke olmasını güçleştirdiğini ifade etmekteydi. O bakımdan İran’ın bu konudaki şansının daha fazla olduğunu öne sürmekteydi.
Irak savaşı sonrası ABD ve İran heyetlerinin Avrupa’da birçok müzakere toplantısı yapması, Fukuyama’nın bu tespitlerinin ne denli etkili olduğunu göstermesi bakımından ilginçtir. Filistin’deki direniş odaklarının ve terör gruplarının, İran ve Suriye’den desteklendiği söylentilerinin de bunda bir pay sahibi olduğu dikkatten uzak tutulmamalıdır.

Yukarıdaki ifadeler de göstermektedir ki; Türkiye, Birinci Dünya Harbi sonrasında olduğu gibi Emperyalizm tarafından hedef haline getirilmektedir. Geçmişlerinde sömürgeciliğin kanlı insanlık dışı uygulamaları bulunan yeni sömürgeciler bilmelidirler ki, Türkler hiçbir zaman manda idaresine rıza göstermemişlerdir. Birinci Dünya Harbi sonrasında savaşı kaybetmemize rağmen; galiplerin çizdiği sınıra itiraz ederek, şanlı Kurtuluş Savaşı ile dünya tarihinde bir ilki gerçekleştirerek Sevr’i yırtıp attık ve saldırganlar Lozan Antlaşması’nı imzalamak zorunda kaldılar.
Çeşitli oyunlarla, iktisadi dayatmalarla ya da askeri tehditlerle Lozan’da elde edilen haklarımızı tekrar geri alabileceklerini sananlar, büyük bir yanılgı içindedirler. Sevr’i yırtalı çok oldu. Onu hortlatmaya çalışanlar bozguna uğrayacaklardır.
Birinci ve İkinci İnönü Savaşları’nın komutanı ve ikinci Cumhurbaşkanımız merhum İsmet İnönü’nün ünlü Johnson mektubuna verdiği cevap hala geçerlidir. Ne diyordu merhum, “Dünya yeniden kurulur, Türkiye de bu dünyada yerini alır.”
Bu sözler Türk ve Türkiye düşmanlarının kulaklarına küpe olsun. Türkiye Cumhuriyeti soğuk savaş dönemi içerisinde yaklaşık 50 yıl süre ile dış politikada büyük bir tembellik yaşadı.
Bahsi geçen dönemde Varşova Paktı ülkelerine karşı NATO şemsiyesi altında ABD ve Atlantik Paktı politikaları ile yetinen bir ülke görünümünde oldu. NATO içerisindeki ülkeler başta ABD olmak üzere, Türkiye’nin değişmez dostları olarak görüldü. Stratejik ortak yakıştırması bile yapıldı.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ise müttefiklerimizin ya da dost bildiklerimizin davranışları dahi ayaklarımızın yere değmesine yetmedi. Oysa değişen dünya şartlarına göre küresel güçler dünyanın yeniden düzenlenmesi için yeni politikalar üretmektedirler. Dağılan Sovyetler Birliği’nin terk etmek zorunda kaldıkları bölgelerde stratejik boşluklar doğmuştur. Hâkim güç tarafından bu boşlukların doldurulması ve değişen dengelere göre yerkürenin yeni baştan düzenlenmesi teşebbüsleri başlamış bulunmaktadır. Tek kutuplu dünyada hegemon güç konumuna gelen ABD, bir taraftan stratejik boşlukları doldururken öte taraftan yeni harita değişiklikleri planlarını uygulamaya koydu.
Bu planlara göre anlaşılan o ki “stratejik ortak” Türkiye, “stratejik hedef” haline geldi. Yeni şekillenme ile ilgili olarak ünlü stratejist ve devlet adamı Henry Kissinger; “Amerika’nın dış politikaya ihtiyacı var mı?” isimli yayınında yeni durumu şöyle ifade ediyordu:
“Uluslararası ilişkiler terimi aslında nispeten yakın zamanların bir ürünüdür. Çünkü ulus-devlet’in kaçınılmaz biçimde örgütlenmesinin esas alınması gerektiği anlamına gelir. Ancak bu, onsekizinci yüzyıl sömürgeci Avrupası’nda yayılmış bir kavramdır. Ortaçağ Avrupası’nda yükümlülükler kişisel ve gelenekseldi. Ne ortak bir dile, ne de tek bir kültüre dayanmıyordu. Yönetenle yönetilen arasına bürokratik mekanizma girmiyordu.”
Bu ve benzeri görüşlerle kendi düşüncesini zenginleştirmeye çalışan Kissinger, ulus-devletlerin gelecekte dağılabileceğinin sinyalini vermektedir. Geçmişin siyasetinin sağcılık – solculuk temelinde yapıldığını, geleceğin siyasetinin ise kimsin – hangi mezheptensin soruları üzerinden yürütüleceğini ifade etmektedir. Bu siyaset anlayışının da ulus kimliğini atomize ederek yeni küçük devletçiklerin şekillenmesine sebep olacağını varsaymaktadır.
Francis Fukuyama ve Kissinger gibi düşünürlere göre, ulus-devletlerin daha küçük bileşenlerine ayrılarak koloni tarzında devletçiklerin oluşması kaçınılmazdır. Bu duruma göre dünya halklarının küresel imparatorluğun sadık köleleri haline gelmeleri kaçınılmazdır. Oysa küreselleşme politikalarının hayata geçirilmesinden sonraki uygulamalar bu düşüncelerin gerçekleşmeyeceğini ortaya koydu. Ulus-devletlerin zayıflatılarak otorite boşluklarının yaratılması sonucunda uluslararası terörizmin yaygınlaşması kaçınılmazdı ki bu süreçte tek gerçeklik olan terörizm ortaya çıktı.
Bunun yanı sıra küresel bir rol oynayamayan ancak sömürgeleşmek de istemeyen ulus-devletler ise Avrupa Birliği – ASEAN gibi daha büyük birimler halinde bölgesel birlikler kurmaya başladılar.
Küresel hegemon güç ise; kendi kontrolünde olan bu birliklere ses çıkarmazken, küresel bir alternatif oluşturma gayreti içinde olan birlikleri dağıtıp kendi güdümünde yeni bölgesel birlikler oluşturmaya başladı. Brezilya ve Arjantin’in öncülüğünde Paraguay ve Urugay’ın kurucu ortak olarak katıldığı Güney Amerika ekonomik birliği olan “Mercosur” kuruldu.
Bu birlik için Fransız Başbakanı Jack Chirac Avrupa ile Güney Amerika birliği kurularak yeni bir küresel aktör oluşturulmasını önerirken, Brezilya Devlet Başkanı Cordes “FTAA bizim için bir seçenektir. Oysa, Mercosur bizim kaderimizdir.” diyordu.
Ancak, bu durum fazla uzun sürmedi. Böyle bir birliğin küresel oyunda yerinin olmadığını düşünen ABD önce Arjantin’de daha sonra Brezilya’da ekonomik kriz yaşanmasına yol açtı. Arjantin ekonomisi çökertilirken Brezilya ekonomisi IMF güdümünde kurtarılarak IMF’ye yüklü miktarda borçlandırıldı. Sonuçta;
Güney Amerika’daki kontrolsüz iktisadi birlik kurma teşebbüsü, “NAFTA” ve “Mercosur” ekonomik birliklerini de kapsayan FTAA ekonomik alanının oluşturulması ile sonuçlandı.
Asya ve Ortadoğu’da da Afganistan’ın işgaliyle başlayan, Irak’ın işgaliyle devam eden faaliyetlerin hangi maksatla yapıldığının ipuçlarını yukarıdaki satırlarda bulmak mümkündür. Bütün dünyada kendi isteğine göre yeni bir düzen kurmak için kolları sıvayan hegemon güç, ulus-devletlerin içinden de müttefik yardakçılar bularak emellerini daha kolay uygulamaya sokmak için her türlü faaliyeti yürütmektedir. Aldatma ve kandırma ile isteklerinin gerçekleşmemesi halinde ise güç kullanmaktan da çekinmemektedir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden itibaren küresel güçlerce ülkemizde kök budak salmaya çalışan, ancak Türk Milli devletinin kuruluş felsefesini daima karşısında bulan, bundan sonra da bulacak olan iki anlayış son dönemde tekrar gündeme gelmiş bulunmaktadır. Her iki görüş de Türkiye’nin “Küreselleşmenin bir kolonisi haline getirilmesi” için faaliyet göstermektedir.
Basın ve medyanın da desteğini alan bu düşman kardeşler, Türkiye Cumhuriyeti’nin sömürgeleşmesi için mücadele vermektedirler. Osmanlı’nın yıkılış sürecinde de aynı akımlar, benzer bir faaliyet göstermişlerdir. Anglo – Sakson güdümlü Prens Sabahattin’in başını çektiği Liberaller, Osmanlı’da bir taban oluşturamadıkları için İslam siyaseti yapan gruplarla temas kurmuşlardır. Gerçekten de; Kıbrısta bulunduğu sırada İngilizlerle organik bağ içine giren Derviş Vahdeti, İttihat ve Terakki Teşkilatı’na karşı İttihad-ı Muhammediye örgütünü kurduğunda en yakın destekçisi, Prens Sabahattin’in başını çektiği liberaller olmuştur.
Bahsi geçen olaydakinin bir benzeri bugünkü Türkiye’de yaşanmaktadır. Liberal “2.Cumhuriyetçilerle” “Siyasal İslamcıların” ittifakı Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde yürütülen kökü dışarıda faaliyetlerle birebir benzerlik göstermektedir.
Liberal-Siyasal İslamcı ittifakının sözcüleri, Kıbrıs gündeme geldiğinde Denktaş’ı suçlamakta yarışırlarken; Irak’ta cereyan edenlerin yorumunda Türk tezleri yerine Amerikan tezlerinin en hızlı savunucuları haline gelmektedirler. Ege’de ise Yunan ağzı ile Türkiye’yi suçlamaktan geri kalmamaktadırlar.
Koro halinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’a gaddarca saldıranlar, EOKA’lı Papadopulos’la ilgili küçük bir söz dahi sarf etmemektedirler.
“Kıbrıs’ta çözümsüzlük, çözüm değildir.” bu grupların sloganı haline gelmiştir. Çözümden ise Kıbrıs’ı Yunanlılara vermek kastedilmektedir. Süslü cümlelerle Türk Milletinin gözünden kaçırılmaya çalışılsa da bu durum, Kıbrıs’ın Enosis idealine kurban edilmesidir.
Kıbrıs adasının Türk Milli menfaatleri açısından önemi dikkate bile alınmazken, İngilizlerin adadaki üslerinden hiç söz edilmemekte, ABD’ye Kıbrıs’ta üs verilmesinin faziletleri dile getirilmektedir.
Kıbrıs’ın 1878’de Türk hâkimiyetinden çıkmasından sonra İngilizlerden sürekli adanın Yunanistan’a bağlanmasını talep eden Rumlar, bu süre zarfında Türklere devamlı saldırılarda bulunmuşlar; 1931’deki Rumların İngilizlere karşı ayaklanmasından da, 1955 kanunsuz Plebisit’inden sonraki ayaklanmada da gerçek zarar gören Türkler olmuştur.
Rumların 1951 yılında Enosis amacıyla önce PEON örgütü adıyla teşkilatlanması (ki daha sonra bu örgüt 1954’te EOKA adını almıştır.) sonucu Türklere karşı saldırılar sistematik hale gelmiştir. Bu yeraltı örgütünün Türklere yönelttikleri saldırılarda binlerce Türk öldürülmüş, kadınlar ve çocuklar tecavüze uğramıştır. Bütün bu haksızlıklara rağmen Türkiye’nin yardımları ile ancak 1957 yılında Türk Mukavemet Teşkilatı kurulabilmiştir.
1974 Barış Harekâtı, yine bilindiği üzere Nikos Sampson’un darbesi sonrası Türklere yapılan saldırı ve imha hareketlerine karşı gerçekleştirilmiştir. İşte bu nedenle, Kıbrıs Türkünü 1974 öncesine döndürecek ve Kıbrıs’ı Enosisleştirecek olan Annan Planı’nın anlaşma haline getirilmesi kabul edilemez.
Bütün gerçekler Türk Milleti’nin gözünden kaçırılmaya çalışılmaktadır. Kıbrıs Türkünün hakkını korumaya çalışan Denktaş, anlaşmaz ve uzlaşmaz adam olarak gösterilmeye çalışılmaktadır.
Irak’ta da, Ege’de de aynı oyun oynanmaktadır. Türk Devleti hiçbir konuda kendi menfaatlerini koruyamaz hale getirilmeye çalışılmaktadır. Avrupa Birliği’ne girmemiz için iç politikada sosyal çözülmeyi hızlandıran yasalar reform adı altında çıkartılırken, dış politikada her konuda tavizkar olunmaya zorlanmaktadır.
Brezinski’nin ifadesiyle Türkiye’ye tam bir “havuç – kamçı” politikası uygulanmaktadır. Avrupa Birliği’ni bir Kızıl Elma ideali haline getirmeye çalışanlar, Türkiye’nin dış politikada başka bir seçeneğinin olmadığı iddiasını yaymaktadırlar. Oysa Türkiye bu konjonktürde birçok yeni dış politika seçeneklerine sahiptir.
Avrasya’nın anahtarı konumunda bulunan Türkiye ile birlikte olmak isteyenler, Türkiye’ye karşı daha ölçülü bir politika izlemek zorundadırlar. Aksi halde Türk Milleti onursuzluğa asla tahammülü olmayan bir millettir. Her türlü şer oyununu bozmaya muktedirdir. Yeter ki, milli menfaatlerine uygun hedefleri gösteren yöneticilere sahip olsun.
Yüce Türk Milleti’nin en kısa sürede içinde bulunduğu gayrı milli yönlendirme ve kolonileştirme politikalarından kurtulacağına olan inancımız tamdır. Geçmişte her türlü ihanete rağmen Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkler bugün de bu oyunları bozabilecek sağduyu ve imana sahiptir. Geleceğin daha aydınlık olması dileğiyle…
Dr. Cengiz Aldemir