“Eğil salkım söğüt eğil
Bu benimki sevda değil
Eğil yağmur rüzgar eğil
Bu benimki sevda değil”
Zülfü Livaneli
KİMDİR?
20 Haziran 1946’da Ömer Zülfü Livanelioğlu olarak doğdu. Bu yıl 80 yaşına erdi.
Kutlu olsun.
On bir yaşında babasının armağan ettiği saz ile müzik yaşamı başladı. Çaldı, söyledi, besteler yaptı, şarkı sözleri yazdı.
Kitap kurduydu, hep okuyordu. Okuyan adam konuşur, yazar, tartışır. Yazmakla kalmadı, yayıncı da oldu. İsveç’e geldiğinde müzik çalışmalarını sürdürdü; ilk uzunçalarını burada yaptı. Film müziklerine imza attı. Politika Gazetesi’nde gazeteciliğe başladı. Türkiye’ye döndüğünde kısa bir süre İsveç Radyosu’na haberler hazırladı. Televizyon programları hazırladı. Ödüllü filmler yaptı.. Yurtiçinde ve yurtdışında konserler verdi. Pek çok ünlü sanatçıyla sahneye çıktı. Milyonlara seslendi. Milletvekili oldu, Türkiye’yi UNESCO’da temsil etti… Ardı ardına romanlar yazdı. Livaneli Vakfı’nı kurdu. Bodrum’da edebiyat konferansları düzenliyor. Müzik, edebiyat ödülleri; bir de kız kardeşi Seyhan için öykü ödülleri var. Son günlerde bir de edebiyat dersleri vermeye başladı. Pek çok alanda başarılı; daha yaşarken adına kültür evleri açılan, heykelleri dikilen bir sanatçımız.
Bir nefeste aklıma gelenler bunlar… Liste uzatılabilir…
Kültür, sanat, sinema, müzik ve edebiyatla süregelen bir ömür. Alkışlar, övgüler…
Ve aynı zamanda bazı öfkeler, yergiler…
Bunca eser vermiş, milyonların gönlüne yerleşmiş bir sanatçıya yönelik öyle sert saldırılar, sözde eleştiriler görüyorum ki bazen şaşmamak elde değil.
İnsan tanındıkça seveni de sevmeyeni de, dostu da düşmanı da çoğalıyor.

Herkesin günahı, sevabı var; iyi, kötü yanı; doğruları, yanlışları var. Bir görüş, söz yazı, fikir, eser mutlaka yanlış görülebilir, yanlış olabilir. O konuda hani İsa Peygamber’in bir sözü var: “İçinizde kim günahsızsa, ilk taşı o atsın”. Empati, duygudaşlık, eşduyum, yani kendini başkasının yerine koyabilme…
Kuşkusuz başarılar övüldüğü kadar yanlışlar da eleştirilir. Eleştirilmelidir. Peygamberleri ve tanrıları bile eleştirebildiğimize göre bunda sorun yok. Ama insanın iyi yanlarını öne çıkarıp kötü yanlarını dostça göstermek varken eleştiriyi saldırı gibi kullanmak, kantarın topunu fena kaçırmak!?.
Onlarca beste, yazı, film. Dünyanın her yanında, birlikte söylenen şarkılar, okunan kitaplar, izlenen filmler…
Bence 80 yılın sevapları çok ağır basıyor.
BEKLE BENİ
Zülfü Livaneli’nin Bekle Beni adlı romanını okuyalı epey oldu. Okuduğumdan beri içimde onun sevdasını yazma isteği var.
Kimileri kitabı, haksız yere baskı görmüş, eziyet çekmiş insanların bir hesap sorması olarak değerlendirdi övdü, yüceltti. Bir kesim de, “Zülfü Livaneli kaç yıl hapis yatmış, kaç fiske yemiş ve onu kim sürgüne göndermiş?” dedi, kitabı küçümsedi.
Zülfü Livaneli, üç kez kısa sürelerle gözaltına alınmış, uzun zaman yatanlarla aynı koğuşta kalmış, işkence görenlerin çığlıklarını dinleyerek, işkence edilme sırasının ne zaman kendisine geleceğini beklemiş, o korkuyu yaşamış ve bugün de o günlerin etkisinde. Korktuğu başına gelmemiş. Serbest bırakmışlar. Ne var ki, yeniden içeri alınma olasılığı çok yüksek… Korku dağları sarmış, çalışma koşullarının kalmadığını görmüş; aynı şeyleri yaşamamak için ülkesinden ayrılmış. Boş durmamış. Yurtdışında çalışmalarını sürdürmüş. O korkunç karabasan günleri geride kalınca yurda dönmüş. Çalışmalarını hem yurtiçinde hem de yurtdışında sürdürmüş.

İşte kitap bunları yaşayanların, bu haksızlıkları bu acıları yaşatanlarla bir hesaplaşması… Anılardan, olaylardan esinlenilerek yazılmış. Adı üstünde, bu bir roman. Gerçeklerden esinlenilerek yazılmış bir kurgu… Zaten istediğiniz kadar yaşananları bire bir, tıpkı yaşandığı gibi yazmaya, anlatmaya çalışın kurgulamaktan kurtulamazsınız.
Kitap çıktı, birçok Ankara Cumhuriyet Liseli okuldaşım da Livaneli’yi eleştirdi: “Neden bu kitabında da Cumhuriyet Lisesi’nde okuduğundan bahsetmiyor?”
Anlatacağım.
GİDİP DE DÖNMEMEK
Kitap bende, hüzünle karışık bir hayranlık uyandırdı.
“Bekle Beni”, güzel günlere inanan ve o günler için çırpınan, eserler üreten bir sanatçının haykırışı, umudu; tüm kötülüklere, zorluklara karşın hayata umutla bakışı.

Var oluş koşullarının yok olmaya yüz tuttuğu bir dönemde, zorunlu ayrılışının güzel bir de dönüşü olacağını söylüyor sevdiği kadına,
Bir erkeğin kadınına “Bekle Beni” demesi bir endişeyi de dile getiriyor: Ya beklemezse?!.
“Bekle beni, döneceğim,
Bütün direncinle bekle beni.
Bekle hüzün yağmurları
Gökyüzünü kaplayınca,
Karakış üşütürken bekle,
Sarı sıcaklar yakarken bekle.
Kimseler beklemezken bekle beni.”
Konstantin Simonov (1)
Kitap benim için daha çok bir aşk hikayesi, sevda öyküsü, yaşam arkadaşlığı, yoldaşlığı, birliği romanı…
Zülfü “aşk” yerine, “sevda”yı yeğliyor…
BİR BAKIŞTA
Kitabın ilk tümcesi:
“Selim, lisenin eskimiş ahşap kokan koridorunda, zamanın çarklarının durduğu o sıkıcı anda birden Leyla’yı gördü; bir anlık bir ışıltıydı.”
Kitabın kahramanı Selim’in Leyla’ya sevdası böyle başlıyor. Selim mektup yazıyor aynı sınıfta okuyan Leyla’ya, arkadaşıyla gönderiyor. Ertesi gün ön sıralarda oturan kıza bakamıyor bile ama kız zil çaldığında sınıftan çıkarken bir bakış bakıyor ki Selim’e…

“İşte bu bakış, sevdanın ilk adımı” oluyor. Mektuplaşmalar, pastane buluşmaları derken lise yılları arkada kalıyor ve evleniyorlar… Bir kızları oluyor…
Selim evden işe işten eve gidip gelecek biri değildir:
“Okuduğu okullardaki öğretmenler, ailesi, tanıdıkları, devlet kurumları… herkes onun bir sıra neferi olmasını istiyordu, bir dişli olmasını, çarkın içinde. Oysa o, hepsine karşı direnmek ve kendi kendisinin sahibi olmak anlamına gelen ’seçmek’ fiilini gerçekleştirmek istiyordu. Bıçağı sağa, çatalı sola koymak gerektiğini biliyordu ama uygulamıyor, çatalı sağ eline alıyordu. Soranlara da, ‘belki böyle daha rahat, niçin her öğretileni yapıyorsunuz?’ diye soruyor, okulda canından bezmiş öğretmenlerin tekrarladığı klişelere karşı çıkıyor, her şeyin sebebini sorarak bazılarını çıldırtıyordu.” (sayfa 28)
Selim bu asi, aykırı ruhun kendisini nerelere götüreceğini biliyor muydu? Sevdalısına, ne olursa olsun, her şeyin üstesinden geleceğini; kendilerini sevdalı bir hayatın beklediğini, söylüyordu.
SEVDALIM HAYAT
Akasya kokan gecelerde
Türküler söyleyip dolaşırdın sen
Birer birer dökülen hecelerde
Kendi yüreğinle yarışırdın sen
Sağ olsun uçan kuşlar, çiçeğe durmuş ağaç
Yaşasın sevdalılar, sevdalım hayat
Karanlıktan güçlüydü hep aydınlık
Uzakta parlayan sımsıcak ışık
Şiir sana tutkun, sen ona aşık
Kendi yüreğinle yarışırdın sen
Yaşam, dalga dalga uzar giderdi
Ölüm, gözümüzde bir arpa boyu
Çocuk gibi öper, okşar, severdim
Yediğim ekmeği içtiğim suyu
Sağ olsun uçan kuşlar, çiçeğe durmuş ağaç
Yaşasın sevdalılar, sevdalım hayat
Zülfü Livaneli
( https://www.youtube.com/watch?v=tEUxySlvSlU&list=RDtEUxySlvSlU&start_radio=1 )
ÜLKER İLE ZÜLFÜ
“Ülker ile Zülfü” aşk hikayesi de çok farklı değil.
İkisi de Ankara Cumhuriyet Lisesi’nde okuyorlardı. Okuldaşız.
Ülker ile Zülfü’nün hikayesini sınıf arkadaşları, sevgili okuldaşım Mecit Batur’a sordum.

Mecit’in anlattığına göre Ankara Cumhuriyet Lisesi 5 Edebiyat A ya da 5 Edebiyet B sınıfında okuyorlarmış. Yılını tam hatırlamıyor, “1964 olabilir” diyor. Cumhuriyetin ilk kez kız erkek karışık olduğu yılmış. Ülker en öndeki sırada oturuyormuş. Onun ardında Zülfü ve onun ardında da Mecit.
Öğretmenin gelmediği boş saatlerde Zülfü saz çalarmış. Çok okuyan, bilgili ve bildiğini savunmaktan çekinmeyen bir öğrenciymiş. Yanlış bulduğu konuda hem arkadaşlarıyla hem de öğretmenlerle kıyasıya tartışırmış.
Birgün edebiyat hocası Nermin hanım bir yazarın kitabını yorumlarken Zülfü karşı çıkmış. Yazarın başka bir şey anlatmak istediğini savunmuş. Aynı yazarın başka bir kitabından da örnek vermiş. Hocayla tartışmışlar.
Ders sonrası önde oturan Ülker, Zülfü’den o örnek verdiği kitabı sormuş ve ödünç istemiş. Mecit’e göre, o kitap alıp verme olayı ilk kıvılcım olmuş. Mektuplar, bakışmalar, buluşmalar derken birbirlerinden ayrılamaz olmuşlar. Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin misali Ülker ile Zülfü aşkı…

Birgün ortadan kayboluvermişler. Bir hafta okula gelmemişler.
Nasıl başarmışlarsa başarmışlar, döndüklerinde artık evlilermiş.
Ne var ki, lise öğrencilerinin evlenmeleri yasakmış.
Şu ya da bu şekilde olay öğretmenler tarafından öğreniliyor. Durum anlaşılınca Osman Baba namıyla andığımız Disiplin Kurulu Başkanı Ressam Osman Akbay araya giriyor. Durumu idare öğrenmeden ve bunları okuldan atmadan kendi istekleriyle okuldan ayrılmalarını salık veriyor.
Ülker ile Zülfü Cumhuriyet Lisesi’nden ayrılıp Yeni Mahalle’de bir liseye geçiyorlar. Ancak burada da durum anlaşılıyor ve oradan da ayrılmak zorunda kalıyorlar.
Mecit, “duyduk ki Zülfü buradan da ayrılınca Almanya’ya gitmiş. Galiba liseyi oralarda bitirdi” diyor ve ekliyor, “Zülfü sanırım Ülker ile evli olduklarını Osman Hoca’nın Yeni Mahalle’deki liseye bildirdiğini sanıyor. Ama Osman Hoca yemin billah kendisinin bildirmediğini söylüyor” diyor.
İkimizin de tahminine göre Zülfü’nün kitaplarında Ankara Cumhuriyet Lisesi’nin adını bile anmamasının ardında bu olay var. Sevdaya olan bu saygısızlık ve uğradıkları haksızlık belli ki, Zülfü Livaneli’nin içine işlemiş.
Gençler birbirlerini sevmişler, evlenmişler. Aileler de onaylamış ama okul sistemi iki gencin kendi kaderlerini tayin hakkını tanımıyor.
ZÜLFÜ: LİSEYİ BİTİRMEDİM
Zülfü Livaneli’nin kitaplarında ortaokulu okuduğu Ankara Maarif Kolejini öne çıkarıp 2. Sınıfta terketmek zorunda kaldığı Ankara Cumhuriyet Lisesi’ni (ACL) anmamasını Cumhuriyetliler, “kendisini kolej çocuğu göstermek istiyor, bizim liseyi küçümsüyor” şeklinde değerlendiriyor, bunu vefasızlık olarak görüyorlar.
Bekle Beni’de ben de sanki bilerek ACL’den bahsetmediğini düşündüm. Bunu Nebil Özgentürk’ün yaptığı Zülfü Livaneli belgeselinde dikkatimi çekti; hem Zülfü hem de Ülker, “Aynı lisede okuyorduk” diyorlar ama hangi lise olduğunu söylemiyorlar.
Nebil Özgentürk de sormuyor. Filmi yapmadan, ön hazırlıklar sırasında bu konu hiç konuşulmamışa benziyor. Konuşulsaydı birkaç tümceyle açıklayabilirdi durumu.
Konu yarın Zülfü Livaneli hakkında araştırma yapacaklar için önemli bir kaynak olacak. Ömer Zülfü Livanelioğlu’nun hangi aşamalar sonrası bugünkü Zülfü Livaneli olduğu araştırılırken okuduğu okullar da merak edilecek.

Zülfü kendisine sorulduğunda, hangi konuda olursa olsun, açık yüreklilikle yanıt veriyor zaten. Ama sorulmazsa ketum, dilsiz…
2016 yılı aralık ayında Serenad kitabının İsveççe çevirisinin tanıtımı için Stockholm’e geldiğinde kendisiyle bir söyleşi yapmıştım. Kendisine Cumhuriyet Liselilerin sitemlerini anlatmış, niye Cumhuriyet Liseli olduğunu söylemediğini sormuştum. Bunun doğru olmadığını; asıl Cumhuriyetlilerin kendisini hiç arayıp sormadığını söylemişti. (2) Bir de elimize “EN BÜYÜK ACL” yazısı alıp fotoğraf çektirmiştik. Cumhuriyetlilere bunu aktardım, Facebook, E-Posta gruplarında paylaştım ve derneklerine kendisini Ankara Cumhuriyet Lisesi’nin (ACL) bir kuruluş yıldönümü kutlamasında davet etmelerini önerdim. Ne var ki, Mecit’in anlattığına göre, ACL Derneği Yönetim Kurulu, “O bizi anmıyor biz niye davet edelim?” görüşünde birleşmiş. Yazık oldu.
2022 yılında Armağan Çağlayan ile “ yapmış olduğu, “Gör Beni” programındaki “Türk Aydını Biraz Çocuksudur” başlıklı söyleşide okul konusunda bir açıklaması var. O bölümü olduğu gibi koyuyorum:
Armağan Çağlayan: Siz ne bitirdiniz Zülfü Bey?

Zülfü Livaneli: Ben Ankara ııııııııı Lisesi’nin…. (4) Lisedeyken son sınıfta, kalan iki dersimi vermedim. Çünkü ben dedim ki, ben bu eğitimi reddediyorum. Ben bu şekilde okumak istemiyorum burada. İsveç’e gittim. İsveç’te üniversiteye girmem mümkündü notlarıma göre. İsveç Üniversitesi’nde felsefe okudum. Fakat felsefenin ikinci sınıfında… Çünkü bir de güzel burs veriyorlardı. Karım da pedagoji okuyordu. Bir de müzik vardı. Orada okuyordum. Yani…
Benim şöyle bir derdim oldu. Orayı bile bitiremedim. Neden biliyor musunuz? “O diploma için yapmayacağım” diye benim kendimde bir kural vardı.
Gidiyorum fiks menü veriyorlar. Hele o dönemin okulları. Sen ne istiyorsun? Al sana müzik. Ama ben aynı zamanda felsefe de istiyorum. Peki o zaman al sana felsefe.
“Yahu ben börek istemiyorum, niye getiriyorsunuz”?
“E menüde var”.
Ya da, “Şunu istiyorum”.
“O menüde yok”.
Ben kendi edebiyat eğitim menümü yaptım. Zaten dünyada kültür kitaplardan alınan bir şeydir. Ve ben hala öğreniyorum. Bir de o var. Ben hala bu yaşımda öğrenciyim. Hergün bir şey öğreniyorum. Bir şey öğrenmediğim zaman kendimi eksik hissediyorum kendimi. (3)
Söyleşiyi yapan Armağan Çağlayan “Ankara ıııııı Lisesi” derken “ıııııı”nın hangi lise olduğunu sormuyor. Gazeteciyseniz, söyleşi yapmayı meslek edindiyseniz, “Söyleşi tekniği”ni bilmeniz ve kaçamakları yakalamanız gerek.

Zülfü söyleşide Stockholm Üniversitesi’nde kendisinin Felsefe, Ülker’in pedagoji okuduğunu söylüyor ama lise diplomaları olmadan nasıl olmuş bu iş? İnsan merak etmez mi?
İsveç’te halk yüksek okulları vardır. Oralarda nerelerde okuduğunuzdan, hangi diplomaları aldığınızdan çok yaptığınız işlere, yarattığınız eserlere, deneyimlerinize bakarlar. Hele 1970’li yıllarda bu okullara girmek çok daha kolaydı. Hatta teşvik edilirdi.
Livaneli aynı videoda, çok meraklı bir kişiliği olduğunu, her konuyu öğrenmek istediğini belirtiyor. O nedenle de her konuda kitaplar okuduğunu, o konuları öğrendiğini anlatıyor. Descartes’ın, “Şüphe ediyorum, düşünüyorum, öyleyse varım (Dubito, cogito, ergo sum),” sözünün öneminin altını çiziyor.
Bence Zülfünün bu tutumu, “Ben şu kadar okudum, kaç tane kitap yazdım, ben her şeyi bilirim” diyerek burnundan kıl aldırmayanların örnek alması gerekli bir tutum. O bakımdan “Şu okul mu, bu okul mu?” yerine, “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” demenin daha doğru olduğu kanısındayım. Bakın lise diploması olmayan dünyaca ünlü iki örnek: Türkiye’den Yaşar Kemal; İsveç’ten Jan Myrdal…
Zülfü Livaneli, Sunay Akın ile yaptığı bir söyleşide, “Dünyanın en önemli buluşu kitaptır. En kötüsü ise okuldur” diyordu.
Atatürk ne diyordu?
“Biz cahil dediğimiz zaman mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmemektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati görenler vardır”.
Ve ünlü atasözümüz:
“Ne okumuşlar gördüm bakiydi cahillikleri; ne okumamışlar gördüm alimceydi cahillikleri”.
Gerçekten çok okuduğunu, hatta okumak istediği ama oldukça pahalı olan bazı kitapları ona bazı arkadaşların “temin ettiğini” Stockholm günlerinden biliyorum.
İSVEÇ YILLARI
Zülfü’yle 1973’te Stockholm’de tanışmıştık. İsveç’te kaldığı 1973 – 1978 yıllarında o sırada orada olan tüm siyasi sığınmacılar birbirlerini tanırdı. Ben 1971 Şubat ayında Viyana’ya gitmiştim. O sıralarda öğrenciler İsveç’te yazları üç ay vergi vermeden çalışabiliyorlardı. İlk kez 1972 yazında Stockholm’e gelmiş üç ay çalışıp Viyana’ya dönmüştüm. 1973 yazında gene gittim. Zülfü de 1973’te gelmiş. Bergshamra diye bir öğrenci semtinde kalıyorlardı. 1978’de dönmüşler Türkiye’ye. Ama zaman zaman İsveç’e gelip gidiyorlardı.
Zülfülerin en yakın dostları Abdi – Ayla Yazgan çiftiydi. Zaten onların İsveç’e gelmelerine de Ülker’in bir mektubu aracı olmuştu (5). Durali Bozkır, İsmet Sekmen çok iyi dostlarıydı. Tuncel – Gönenç Kurtiz çifti, Alp Öktem, Akbar Eghraghi de sevdiği insanlardı. Bir de kardeşi Ferhat geldi. (Sevdiğim bir askerlik arkadaşım). Zaten o sırada bir avuç siyasi mülteci vardı hemen herkes herkesle tanışmıştı. Fatma – Özer çifti, Nilgün – Tayfun, Kutay Doğan, Hasan Erol Aydın, Kürt Yazar Mahmut Baksı, Kürt Yazar Mehmet Uzun, Kürt kardeşler Memo ve Hüseyin Yetkin…
Zülfü’yü hep Abdi ile görürdüm. Sonra Yaşar Kemal geldi Stockholm’e. Üç yıl kadar kaldı. Bazen beni Opera binasındaki Bakfickan isimli lokantaya götürürdü. “Yazıyor musun? Ne yazıyorsun? Bu ülkede neler dikkatini çekiyor, neleri seviyorsun nelerini sevmiyorsun?” gibi sorular sorardı. Uluslararası olayları tartışırdık. 1979’da Ruslar Afganistan’ı işgal edince Aydınlık Gazetesi için o konuda bir röportaj yapmak istemiştim ama bir türlü razı edememiştim. Oysa Rusların 1968’de Çekoslovakya’yı işgaline sert bir şekilde karşı çıkmıştı. Afganistan konusundaki sessizliği bende büyük düş kırıklığı yaratmıştı. Birkaç kez Gazeteci, Yazar, Belgeselci Güneş Karabuda’nın evinde görüştük. İlk eşi Tilda da (Mathilda Serrero) Stockholm’deydi o sıralarda. Şefkat dolu sesi bugünkü gibi kulaklarımda. Daha sonra Mehmet Uzun eklendi ikiliye. Abdi’yi onlarla hiç görmedim. Sonradan aralarının bozulduğunu öğrendim.
Abdi’nin eşi Sosyolog – Yazar Ayla Yazgan’ı kaybetmeden önce Zülfü ile Abdi’nin aralarının neden bozulduğunu sormuştum. Zülfü, Tuncel Kurtiz ile birlikte Abdi Yazgan’ı Stockholm’de Kürtçülüğün başını çeken Kürt Yazar Mahmut Baksı’yla arasına mesafe koymuyor diye eleştirmişler. Tatsızlık çıkmış, bozuşmuşlar.
NOSTALJİ
Zülfü ile çok samimi olmadık ama karşılıklı saygı ve sevgiye dayalı bir dostluğumuz, “hukukumuz” oldu. Ortak dostlarımız vardı. O da ben de İsmet Sekmen ve “Kaptan” dediğimiz Durali Bozkır ile samimiydik. Durali Bozkır’ın evi toplanma yeriydi. Hele bir sanatçı gelmişse mutlaka onun evinde buluşulurdu.
Bir de Bergshamra’daki öğrenci semti buluşma yeriydi. İsmet Sekmen, Durali Bozkır (Kaptan), Hasan Erol Aydın, Kutay Doğan, Zeki Tekeş, Zülfü Livaneli, Castro’ya benzettiğimiz İranlı devrimci arkadaşımız Akbar Eghraghi…
Nostalji, diyorlar ya, geçmişe özlem… Bazı anılar unutulmuyor.
Zülfülerin evine bir kez Lund’dan Stockholm’e taşınan Şair Özkan Mert ile birlikte gittiğimizi anımsıyorum. Zülfü ile tanışmak istemişti. Evdeki minik kız Aylin’i de anımsıyorum…
İsveç’te tanınmış yazarların oturduğu evlere bir plaket takılır. Bence Livanelilerin oturduğu o öğrenci evine de“Türk yazar, sanatçı Zülfü Livaneli 1973-1978 tarihleri artasında bu evde oturdu” yazılı küçük bir plaket yapıştırtmalı belediyeye.
Zaman zaman söyleşilerimiz oldu. Örneğin Maria Faranduri ile Stockholm’de Nobel ödüllerinin verildiği Konserthuset’te bir konser vermişlerdi. O konser hakkında konuşmuştuk.
TRT muhabirliği yaptığım sıralarda SİS filminin seslendirmesini yapmak üzere Stockholm’e gelmişti. TRT için yarım saatlik bir program yapmıştık. Daha sonraları da zaman zaman görüştük, konuştuk, söyleştik. Bu kez yüz yüze görüşmeden yazıyorum.
Ülker ile Zülfü’nün gıpta edilecek, düzgün bir aile yaşamları vardı. Zamanlarını iyi değerlendirdiler. Omuz omuza ürettiler.
Kadınlar gölgede kalıyorlar ama başarıların görünmez kahramanları onlar. Gene Yaşar Kemal’i ve Jan Myrdal’ı düşünüyorum. Eşi Mathilda Serrero (Tilda) olmasaydı Yaşar Kemal dünyaca tanınan bir yazar olabilir miydi? İsveçli Yazar Jan Myrdal eşi Gun Gessle olmasaydı bu denli üretken olabilir miydi. Bana kalırsa Zülfü Livaneli’nin bu denli verimli bir sanatçı olabilmesinde en büyük pay eşi Ülker Livaneli’nin.
1964 yılında evlendiklerine göre 62 yıldır beraberler. Kaç çift bunu başarabilmiştir? Zülfü Bodrum’da Livaneli Vakfı’nın düzenlediği, “Edebiyat ve Sinema” konulu bir etkinlikte Ülker’in her zaman onun arkasında kaya gibi durduğunu söylemişti. Gözleri 62 yıllık sevgi, saygı ve şükran duygularıyla bakıyordu.
Bu, sevda değil de nedir?
SEVDA DEĞİL
Bir şafaktan bir şafağa
Bir akşamdan bir akşama
Merhaba demeden daha
Bu gitmeler gitmek değil
Eğil salkım söğüt eğil
Bu benimki sevda değil
Eğil yağmur rüzgar eğil
Bu benimki sevda değil
Eğil dalga bükül demir
Güzelliğin gerçek değil
Pencerem kör kapım kitli
Bu benimki seyir değil
Eğil salkım söğüt eğil
Bu benimki sevda değil
Eğil yağmur rüzgar eğil
Bu benimki sevda değil
Zülfü Livaneli
( https://www.youtube.com/watch?v=Gcm46rQDqSI&list=RDGcm46rQDqSI&start_radio=1 )
Bu bir aşk değilse.
Bu bir sevda değilse.
Tutkuysa; bağımlılıksa…
Hayat arkadaşlığı, yoldaşlığıysa…
Ya da başka bir şeyse…
Her neyse…
Ben onun önünde şapkamı çıkarıyorum.
Ceketimi ilikliyorum.
Hayranlıkla, saygıyla, sevgiyle eğiliyorum.
NOT:
Zülfü’ye bu yazının taslağını gönderdim. Yazıda bir yanlışlık olup olmadığını sordum, varsa düzeltmesini rica ettim.
Zülfü, Ülker’in üst üste üç ameliyat geçirdiğini ve onun ameliyat sonrası bakımı ile meşgul olduklarını belirtti. “Bekle Beni” kitabının kendi hayatı, yani bir otobiyografi değil; onun da hayatından da izler taşıyan bir kitap olduğunun altını çizdi. Stockholm’daki arkadaşlarını hep sevgiyle andığını. Kürt Arkadaşlarına uzak durmadığını bunun yanlış olduğunu vurguladı. Hangi lisede takıntılı kaldığı, hangi okullarda okuduğu konusunda açıklama yapmadı.
Zülfü kanalıyla Ülker Hanım’a geçmiş olsun dileklerimi sundum. Her ikisine de selam, saygı ve sevgilerimi gönderdim.
Birlikte daha nice sağlıklı, verimli, başarılı, mutlu yaşlar geçirmelerini diliyorum.
ABDULLAH GÜRGÜN
gurguna@hotmail.com
- Zülfü Livaneli, Bekle Beni, Can Sanat Yayınları, İstanbul, 2025, s. 11
- https://www.aydinlik.com.tr/haber/zulfu-livanelinin-gercek-adi-ne-muzigi-birakti-mi-calisma-yaratma-ve-uretimle-gecen-bir-yasam-28706
- https://www.youtube.com/watch?v=Dz0qRbesJHU (Programın 31’40” )
- Ankara’nın hangi lisesi olduğu belirsiz. Armağan Çağlayan da bu “ııııı” dediğiniz hangi lise, diye sormuyor. 1923’teAnkara Kız Lisesi açılmış. Zülfü İsveç’e gittikten üç sene sonra 1976 yılında karma “Ankara Lisesi” olmuş. Yani Zülfü Ankara’da başka bir liseden bahsediyor.
- https://www.ulusal.com.tr/makale/9230352/abdullah-gurgun/ayla-ile-abdi
