Sanat eğitimi hayatımızda Resim sanatında Batı’nın, Avrupa’nın, Amerika’nın sanatını ve onun ustalarını öğrendik. Özellikle 13. yy.da Giotto’dan başlayarak günümüze kadar gelen kronoloji içinde Leonardo, Mikelanj, Rembrandt, Rafael, Vermeer, Dürer gibi..

Sanat eğitimi hayatımızda Resim sanatında Batı’nın, Avrupa’nın, Amerika’nın sanatını ve onun ustalarını öğrendik. Özellikle 13. yy.da Giotto’dan başlayarak günümüze kadar gelen kronoloji içinde Leonardo, Mikelanj, Rembrandt, Rafael, Vermeer, Dürer gibi Rönesans’ın büyük ustalarını birer sanat ilahı gibi hafızamıza kazıdık. Örneklerimiz, hep bu sanatçılar ve onun yolundan giderek resim sanatına yenilikler getiren diğer Avrupa’lı sanatçılar, ressamlar oldu. Şüphesiz bu sanatçılar çok önemli ve değerli, resim sanatına çok değerli katkılar yaptılar.
Bu sanatçılardan yaklaşık 1000 yıl önce doğuda resim, edebiyat ve diğer sanatlar altın çağlarını yaşıyorlardı. Bu altın çağdan hiçbir hocamız bahsetmedi. Doğunun büyülü atmosferinde gelişen şiir, yazı ve resmin birlikte harmanlandığı sanat anlayışı bir güneş gibi sadece kendi coğrafyasına değil, Avrupa’ya da ışık, ilham oldu.

Bunlardan hiç haberimiz olmadı. Çin’in en büyük sanatçılarından, Zao Fung’dan (8.yy), Su Shi’den (1037-1101), Mi Fu’dan (1051-1107), Japon sanatçılarından, Utamaro’dan, Honiyoshi’den, Hokusai’den ve onların resim sanatına getirdikleri yeniliklerden hiç haberdar olmadık. Sanat tarihi dersinde, okullarımızda Çin, İran, Hint, Japon sanatından, resminden hemen hemen hiç bahsedilmedi.

Benim uzak doğunun sanatı ile ilgilenmem ve Doğu sanatına hayranlığım 1981 yılında Japon konsolosluğunun kütüphanesine gitmeye başlamam ile oldu. Hala durur mu bilemiyorum konsolosluk kütüphanesinde cilt cilt kitaplar içinde planşlar halinde bulunan Utamaro, Hokusai ve onlarca Japon sanatçının baskı resimleri (Ukiyoe) ile karşılaştım, hayran oldum. Hocalarımızın bizi böyle bir kültürle tanıştırmamış oldukları için onlara içten içe sitem ettim. Sonra düzenli ziyaretlerimle tanıştığım konsoloslukta görev yapan Japonca hocası, benim Japon sanatına ilgimi farketti ve Japonya’ya gittiğinde bana Japon mürekkebi takımı getirdi. Sumie çalışmalarına o zaman başladım. Sonra 1994’de Japonya yolculuklarım başlayınca Tokyo, Toyama gibi şehirlerde birbirinden değerli, muhteşem sumie tekniği ile yapılmış Japon ve doğu sanatı eserlerle karşılaştım. Ayakkabı çıkarılarak içeri girilen bu tapınak müzelerde sessizce, bir nevi secdeye durarak izlenen eserler beni çok etkiledi. Bu kültüre ve sanatına hayranlığım daha da arttı.
Aslında Doğu’nun bu sanatsal tavrının etkilerini biz Mehmet Siyahkalem’in tarzı ile kendi sanat tarihimizde bir tavır olarak içselleştirebilir ve bugünün resim anlayışına katabilirdik. Hat sanatı, minyatür bizi doğuya bağlayan diğer sanatsal tavırlardı. Onu bünyesinde birleştirerek önemli, gerçek Türk resmine yol gösteren Şeker Ahmet Paşa’ya itibarını bugün bile hala yeterince vermiş değiliz. John Berger’in bu sanatçının ‘Ormandaki Oduncu’ tablosu analizinden sonra Şeker Ahmet Paşa’nın özgün tarzı nispeten önem kazandı.

Demek istediğim şu; Biz, bize sanatta asıl rehberlik yapacak olan, köklerimiz ile organik bağı olan Doğu’nun sanatını hep yok saydık. Üçüncü versiyon Matisse, Gerome, Braque olmayı kendimize hedef seçtik. Batıyı da, Batı’nın sanatını da hep geriden takip ederek sanatsal devşirmelerle kendi coğrafyamıza bile yabancılaşan tavrı önemli saydık, onun üzerinden bir resim tarihi, bir müze yaratmaya çalıştık. Sonradan resme eklemlenmeye çalışılan yerel motifler, bir fark yaratmadı, içselleşemedi, kendi toprağının rengini yansıtamadı. Bence Türk resminde ‘kendi olmak’ açısından tren kaçtı, hem de yüzyıllar önce. Geçmiş olsun.
Ahmet Özel