“Soğuk Savaş” ve “Barış Gönüllüleri”

Doğrusu, “Soğuk Savaş”ı ilk gününden son gününe dek bütün şiddetiyle yaşamış yeryüzündeki birkaç ülkeden biri olmamıza karşın, aydınlarımızın da bu olguyu tam anlamıyla kavradıklarını söyleyebilmek, gördüğümüz kadarıyla hâlâ olanaksızdır, ne..

“Soğuk Savaş” ve “Barış Gönüllüleri”
Yayınlanma: Güncelleme: 10 okuma

Doğrusu, “Soğuk Savaş”ı ilk gününden son gününe dek bütün şiddetiyle yaşamış yeryüzündeki birkaç ülkeden biri olmamıza karşın, aydınlarımızın da bu olguyu tam anlamıyla kavradıklarını söyleyebilmek, gördüğümüz kadarıyla hâlâ olanaksızdır, ne yazık ki…

Örneğin, Enis Batur‘un Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde iki pazar üst üste yayımladığı Attillâ İlhan‘la ilgili yazıları, hele hele 2 Aralık 2001 günkü “Sentez Yutturmacası” adlı olanı, sayın Enis Batur‘un bile bu gerçeği hâlâ tam olarak kavrayamadığını bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir, bizce.

Gene, Hürriyet gazetesindeki köşesinde, 11 Eylül‘den sonra yayımladığı, örneğin “11 Eylül önceden biliniyor muydu?”, “Pentagon’da iç savaş”, “Ancak elitler solcu olabilir”, “Durum genel olarak vahim” vb. gibi gerçekten ilginç yazılarında toplumumuzun son yıllarda nasıl hızla aptallaştırıldığı konusunda ustaca saptamalarda bulunan Serdar Turgut da, bizce hiç kuşku yok ki, bu olguyu fark edip yeterince irdelemediği için, bu politikanın da aslında “laisizmle İslamiyeti örtüştürmeye çalışanYeşil Kuşak‘taki tek müslüman ülke Türkiye‘ye özgü bir Soğuk Savaş silahı olduğu gerçeğini kavrayıp, saptamalarını yerli yerine oturtamamaktadır bir türlü…

Örneğin, Enis Batur, söz konusu yazısında, Attilâ İlhan‘ın Zeynep Aliye ile yaptığı söyleşide kendisi için “Şimdi, günümüzde en iyi Osmanlı aydını kimdir diye sorarsan bana, Enis Batur derim tereddüt etmeden” demesine öfkelenip, “Attila İlhan’ın perspektifindeki en belirgin ölçüt olarak öne çıkan ‘sentez’ kavramına yakından bakmak gerekiyor.”, çünkü “Sentez, Batılıların, asıl bizim ‘patinaj’ yapmamız için buldukları sihirli bir formüldür.” diye yazabilmektedir.

Kuşkusuz, Osmanlı düşüncesindeki “aydın” kavramının niteliği göz önünde tutulacak olursa, Enis Batur‘un, kendisine “Osmanlı aydını” dediği için Attilâ İlhan‘a öfkelenmesine katılmamak da olanaksızdır doğrusu. Çünkü, Osmanlı düşünce sisteminde, bilindiği gibi “ulema” ve “münevver” olmak üzere iki ayrı aydın kavramı vardır. Ancak, “aydın” sözcüğü de gerçi, Arapça nur (ışık) kö- künden türetilmiş Osmanlıca “münevver” sözcüğünün Türkçe karşılığı olarak 1950‘lerden itibaren kullanılmaya başlanmış ise de, bu Osmanlı ulema ve münevverlerinin aslında “aydın” kavramının günümüzdeki anlamıyla pek de bir ilişkisi yoktur.

Örneğin, “ulema” kavramı, her ne kadar sözcük olarak “bilim adamları” anlamına gelse de, kesinlikle bir İslami terimdir ve salt Müslümanlığı Kuran ile hadisler açısından yorumlayan veya eski içtihadları “şerh düşerek” aktaran “Müslüman din bilgini” anlamında kullanılmaktadır Osmanlıcada da. Dolayısıyla “ulema” denen ve genellikle matematik, fizik, kimya, felsefe, hatta coğrafya, dünya tarihi vb. gibi dindışı bilimlerden haberleri bile olmayan bu kişilere, “entelektüel” ya da “bilim adamı” demek şöyle dursun, günümüzdeki anlamıyla “aydın” diyebilmenin dahi gerçekten olanağı yoktur. “Münevver” terimi ise, Prof. Niyazi Berkes‘in de belirttiği gibi, dindışı eğitim de veren askeri okullar ile Rüştiye, İdadi, Sultani gibi okullardan yetişenleri medreseden yetişen ulema‘dan ayırmak amacıyla, ilk kez 19. yüzyılın ortalarında, ola ki ulemaca uydurulmuştur. Ancak, bu okullardaki dindışı derslerde de, tıpkı medreselerdeki gibi, akla dayalı  “münakaşayı” (tartışmayı) temel alan bir eğitim sistemi yerine, ezberci ve inanca dayalı “münazarayı” (inancı savunmayı) temel alan bir eğitim sistemi uygulandığı için, Osmanlı münevverlerinin günümüzdeki anlamıyla “aydın” sayılabilmeleri de gerçekten olanaksızdır.

Ayrıca unutulmamalıdır ki, Osmanlı ulemasının kültür dili Arapça, üstelik İslamileştirilmiş Arapça iken, münevverler kendilerine “Lisan-i Osmani” dedikleri yeni bir kültür dili uydurmuşlardır, bilindiği gibi. Yani, her ikisi de anadilini kültür dili olarak kullanmamaktadır.

Bu nedenle, Enis Batur‘un, kendisine “Osmanlı aydını” denilmesinden dolayı öfkelenmesine hak vermemek de olanaksızdır doğrusu.

Ancak, Enis Batur gibi çok iyi eğitim görmüş, yüksek öğrenimini yurtdışında tamamlama şansını yakalamış, kültürlü, Attilâ İlhan‘ın deyimiyle “yazınsal bilinci de bunca yüksek” birinin, kendini eleştireni açmaza düşürmek amacıyla, “sentez” kavramı için, “Attilâ İlhan’ın perspektifindeki en belirgin ölçüt olarak öne çıkan ‘sentez’ kavramına yakından bakmak gerekiyor. Daha önce yazmıştım: Batı kültürünün asıl dayatması bu olmuştur: ‘Bizim gibi’ olamazsın, ‘kendin’ de olmamalısın, ikisinin bireşimine ulaşmandır doğru olan, düşüncesi, Attila İlhan’a Alliance Française yıllarında dışarıdan şırıngalanmış alçaltıcı bir III. Dünya aydını tanımıdır. Sentez, Batılıların asıl bizim ‘patinaj’ yapmamız için buldukları sihirli formüldü, ‘evrensel’ bir bakış açısına ulaşmamızı engellemiş, Dünya’dan kopmamıza, kendi içimize sıkışmamıza, herkesten korkmamıza, herkesi düşmanımız saymamıza yol açmıştır.” diye yazmasına katılabilmek de elbette söz konusu değildir.

Öte yandan, Enis Batur gibi bir aydının, Hegel düşüncesinin ana ögelerinden biri olan “sentez” kavramının geçmişinin ta Herakleitos‘a dayandığını ve Marks ile Engels‘in de bu kavramı özdeksel bir tabana oturtarak Marksçı düşüncenin temeli haline getirdiklerini bilmemesini ise, düşünebilmek dahi olanaksızdır kuşkusuz.

Ama ne var ki, Sayın Batur, sanki salt Attilâ İlhan‘ı açmaza düşürebilmek uğruna, o bir anlık öfkeyle bu gerçekleri bilmezden gelip, sentez kavramını da “benim gibi olamazsın, kendin gibi de kalma, gösterdiğim doğrultuda yozlaş” düzeyinde bir taşımlama sığlığına indirgeyip aktarırken, ilginçtir, gene kendi anlatımıyla toplumumuzun bugün globalleşme yerine, “Dünya’dan kopmasına, kendi içine sıkışmasına, herkesten korkan ve herkesi kendine düşman sanan bir hale düşmesine” neden olmuş bu “dayatmadan” veya “sentez kavramını da yozlaştırmalarından” dolayı Batıyı eleştirmeyi, ya da suçlamayı aklından bile geçirmemektedir, ne yazık ki…

Oysa, Batı, bizim gibi III. Dünya ülkesi aydınlarına bu süreçte yalnız “sentez” kavramını mı yozlaştırarak dayatmıştır ki… Örneğin, Marksizmin “en yüce değer; emektir” ilkesinin, sömürü, artıkdeğer, sınıf gibi kavramların insanlığın bilincinden silinip çıkarılması için “yükselen değerler” aldatmacasının ortaya atılması; toplumların gelişmişliğinin ölçütünün “üreticilik” değil, “tüketicilikleri” olduğu savı; “devrim” kavramının “teknik devrim” deyimiyle sulandırılması; “patron” sözcüğünün yerine “yönetim kurulu başkanı” diye yeni bir tamlama uydurulması vb. vb. gibi daha nice yozlaştırmalar da, bizce hiç kuşku yok ki, hep aynı süreçte gerçekleştirilmiştir çünkü…

Ama, Sayın Batur, III. Dünya aydınlarına 1950’lerden itibaren dayatıldığını söylediği bu yeni “sentez” kavramının bile “ne zaman”, “niçin” ve “Hangi Batı” tarafından bu hale getirildiği konusunda olsun kuşkuya düşmek, bir soru sormak gereği duymamıştır.

Ne acı… Aydınlarımızın bile, neredeyse yarım yüzyıldır yoğun biçimde yaşadığımız şu Soğuk Savaş‘ın sinsi silahlarının olsun bilincine varabildiğini söyleyebilmemiz galiba gerçekten olanaksızdır hâlâ.

Oysa, Amerikalılar, Sayın Batur’un anlatımıyla, 1950’lerde “Paris’te Alliance Française kurslarında başlattıkları” bu beyin yıkama saldırısını daha da hızlandırıp yaygınlaştırmak için, “Barış Gönüllüleri” adıyla özel ordular kurup göndermişlerdir Soğuk Savaş’ın yaşandığı ülkelere, bu amaçla.

1961 yılında Amerika’da “Peace Corp USA” adıyla kurulan bu “Barış Gönüllüleri” örgütünün bütün üyeleri de, CIA’in kontrolündeki Los Angeles Occidental College ve Portland State College ile Princeton, Newyork ve Texas Üniversitelerinde özel olarak yetiştirilmişlerdir. Amerika Dışişleri Bakanlığı‘nın 27 Ağustos 1962 günü gönderdiği bir yazı ile Türkiye de “Barış Gönüllüleri” kapsamına alınmış ve bu gizli anlaşmanın 14 Ocak 1965‘te Meclis‘te onaylanması üzerine de, tam 12 bin Barış Gönüllüsü genç kız ve delikanlı, güya lise ve ortaokullarımızda İngilizce öğretmeni olarak çalışmak üzere ülkemize gelmiştir. Bu görevlilerin Türkiye‘nin dört bir köşesinde serbestçe dolaşıp, istedikleriyle görüşmeleri, incelemeler yapabilmeleri, özgürce çalışabilmeleri için de, Milli Eğitim Bakanlığı‘ndan başka, Köyişleri ve Sağlık Bakanlıkları da gerekli kolaylıkları sağlamak üzere görevlendirilmişlerdir anlaşma gereğince. Ayrıca, Warren Fritchard ve David Berler adlı iki üst görevli de, ülkenin çeşitli yerlerinde sık sık toplantılar düzenleyerek, çalışmaların düzenli yürütülmesi için Barış Gönüllüleri’ni sürekli denetlemiştir.

İlginçtir, Türkiye’de görevli Joseph Holzer, Sharon Buckley ve Walt Ruehling adında üç Barış Gönüllüsü, 26 Kasım 1969‘da, Türkiye’deki Barış Gönüllüleri Merkezi‘ne gönderdikleri istifa mektuplarında, Örgüt’ün “asıl amacının ne olduğunu” açık açık belirtmişler ve bu haberler gazetelerimizde de çarşaf çarşaf yayımlanmıştır, ama ne yazık ki, gene de uyanmamıştır aydınlarımız…

Kısacası, Soğuk Savaş ile bilimsel olarak yeterince hesaplaşmadan, kendi gerçeğimizi tam kavrayabilmemiz gerçekten olanaksızdır galiba. Dolayısıyla, kendisini sürekli Newyork‘tan kerteriz almaya koşullamış, Soğuk Savaş‘ın ürünü yeni aydınlarımızın da, gene tek kutuplu Osmanlı uleması ile münevverlerinden zaten pek de bir farkları yoktur sanki, bu yüzden…

Ne acı…

Eski dergisi, Ocak 2002

Demirtaş Ceyhun

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.