Ekmek Namlunun Ucundadır!

Çay molasındaydık… İki yudum almıştım ki, “Bugün erken paydos edeceğiz Halil oğlum! Seni Kemal hoca istemiş, ‘Akşama bana bir uğrasın!’ demiş. Söyleyecekleri varmış…” dedi ustam. Şaşırmıştım. Bunu beklemiyordum. İlk kez..

Ekmek Namlunun Ucundadır!
Yayınlanma: Güncelleme: 116 okuma

Çay molasındaydık… İki yudum almıştım ki, “Bugün erken paydos edeceğiz Halil oğlum! Seni Kemal hoca istemiş, ‘Akşama bana bir uğrasın!’ demiş. Söyleyecekleri varmış…” dedi ustam. Şaşırmıştım. Bunu beklemiyordum. İlk kez böyle bir davet alıyordum Kemal öğretmenden. “Acaba ne diyecek?” dedim içimden. Hem meraklandım hem de bir heyecan kıvılcımı düştü üzerime. (…)Onunla zaman zaman bir araya gelir memleket meselelerinden konuşurduk. Günlük olaylardan, hayata ilişkin tecrübelerinden bahsederdi. Daha çok da gazete haberlerinden… Özellikle “sağ sol çatışmaları” dedikleri, sonucu ölümlü biten kavgalardan… “Çok üzülüyorum bu gençlere; yazık ediyorlar… Memleket aklı bir karış havada ehliyetsiz, sorumsuz politikacılara kalınca olanlar da oluyor işte…!” der susardı. Suskunluğu daha bir anlamlı gelirdi bana. Neler olduğunu, kimlerden ve nerelerden kaynaklandığını bilemediğim bu tür konular hakkında bir fikrim olmadığından sadece dinler, “Haklısınız hocam!” demenin ötesine geçemezdim. “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunamayacağını” henüz öğrenmemiş olmama rağmen uyguluyormuşum meğer.

Gazete okumaya onun sayesinde başlamıştım. Her gün iki gazete alıyordu mutlaka. Bana da okunmuş gazeteleri veriyordu. Bir gün evine de götürdü beni. “Bak hanım, sana kimi getirdim? Hani anlatmıştım ya, ilk görev yerimiz olan Taşpınarlı Halil bu,” diyerek karısı Münevver teyzeyle tanıştırdı beni.

Çok cana yakın sevimli bir insandı Münevver teyze. Bana annemden çok daha sıcak gelmişti. Yemeklerini yemiş, çayını içmiştim o gün. İki küsur yıldan sonra ev yemeği, sıcak bir ev ortamı özlemini, az da olsa giderme fırsatını bulmuştum. Ama benim aklım, salonun koca bir duvarını kaplayan kitaplara takılı kalmıştı. Bel vermiş raflarda gerdanlık gibi duruyorlardı. Kadınların göğüslerine değil beyinlere takılmayı bekliyor gibiydiler. Çok okundukları aldıkları yaralardan belliydi ki, deprem yaşamış binaları andırıyorlardı. Şaşkınlığımı fark eden Kemal öğretmenim, “Bu kadar kitabı bir arada görünce şaşırdın değil mi?” dedi. Ne kadar şaşırdığımı saklayacak değildim… “Ne yalan söyleyeyim, böyle bir manzarayı ilk kez görüyorum hocam! Üstelik evde…!” yanıtını verdim. “Sana bir sır vereyim mi evlat? Bu kitapların tamamını da içmediğim sigara paralarıyla edindim! Ara sıra sigara içtiğini görüyorum da ondan dolayı söyleyeyim istedim. İstersen sen de yapabilirsin! Sigaradan vazgeçmek şartıyla tabii…!” Bir kez daha şaşırmış, içten içe de gülmüştüm. Olacak şey miydi…?

Aklıma gelen ilk soru, “Hocam bu kitapların hepsini okudunuz mu?” oldu. Güldü… “Elbette okudum evlat! Şu saçlarıma baksana; aralarında hiç siyah tel kalmış mı? Yarısı döküldü, kalanı da bembeyaz olmuş değil mi? İstersen onlara sor bu soruyu! Ne yanıt vereceklerini ben de merak ediyorum. (…)O gün, ben sordum hoca anlattı. Ben dinledim hoca konuştu… Konularla adeta seksek oynadı… Üç saat nasıl geçti bilmiyorum, ama pek çok şey öğrendim… Öğrenmesine öğrendim de kafam da bir o kadar karışmıştı. İlkokuldan sonra okuyamadığıma bir kez daha hayıflanmış, okutacağı sözünü veren, ölmüş babamı suçlamıştım. Neden vakitsiz gitmişti de bizi böyle orta yerde öksüz bırakmıştı? Anam da okumamı hiç istemedi zaten… Ama Kemal öğretmenimin dediği bir şey vardı ki asla unutmayacaktım: “Okudukça ne öğrendim biliyor musun evlat, meğerse ben ilkokul öğretmeni Kemal Bilen daha işin başındaymışım. Bilgi sadece soyadımda takılı kalan birkaç sözcükten ibaretmiş. Mezun olup olamayacağımdan emin olamadığım bir okulda eğitimime devam ediyormuşum! Öğretmenim hayat, okulum da koca bir dünyaymış!” Bir kez daha şaşırmıştım. “Olur mu öyle şey hocam; hem bunca kitabı oku hem de mezun olamama! Kuş olup uçup gitmedi ya okuduklarınız?” sözcükleri ağzımdan çıkıverdi. Bu sözlerime de güldü. “Bak sana ne diyeceğim: Bunca kitabı okumak marifet değil evlat, marifet sınavları verebilmektedir! Ve sınav soruları öyle ağır ki, saçlarımla birlikte yıllarımı da aldı götürdü.” O gün ne demek istediğini tam olarak anlayamamıştım.

Tam izin alıp gitmeye hazırlanırken, “Dur hele çocuk! Konudan konuya dalarken asıl meseleyi unuttum gitti. Başka bir iş için çağırmıştım ben seni: Sen hiç TARİŞ adını duydun mu? Şöyle bir duymuşluğum vardı. “Gazetelerden okuduğumu hatırlıyorum. Büyük bir kooperatifmiş sanırım, ama daha ötesini bilmiyorum,” dedim. “Doğrudur, bu bölgenin, hatta Türkiye’nin en büyük üretim kooperatiflerinden biridir. Ülke ekonomisine katkısı büyük olduğu gibi üreticinin de önemli örgütlerinden biridir. Neredeyse Egeli çiftçilerin yarısı bu kooperatifin ortağıdırlar. Binlerce kişi çalışır onun fabrikalarında… Öyle bir yerde çalışmak ister misin? Bu aralar işçi alıyorlarmış… Böyle inşaatlarda amele olarak sürgit çalışamazsın diye düşündüm. Daha istikrarlı ve de sigortalı bir işin olmalı,” dedi. Arayıp da bulamadığım bir şeydi bu. “Yaşın 18’i geçti değil mi?” Geçmişti. “Evet, geçeli 3 ay oldu…” yanıtını verdim. “Çok iyi..! O zaman ben seni Zeytin İşletmesine göndereceğim. İşletme müdürü benim eski bir öğrencimdir! Bana, yarın bir ara uğra da müdüre vereceğin mektubu vereyim! Unutma ha…!” Elbette unutmayacaktım.

Kemal öğretmenin evinden ayrılırken içim içime sığmıyordu. Dünyaya yeniden gelmiş gibiydim. Ayaklarım yerden kesilmiş, adeta uçuyordum. Aklımın bir yarısının kitaplarda, diğer yarısının da TARİŞ’te kalacağından adım gibi emindim. Sabaha kadar gözüme uyku girmedi, bu ikisi arasında gidip gelmekten. Gecenin bir yarısında Kemal öğretmenimin “kahvaltılık niyetine” elime tutuşturduğu paketi açmak fikri geldi nihayet aklıma. İçindekileri merak ediyor aç kurtlar gibi yiyip yutmak istiyordum.

İlk kez birisi kitap hediye diyordu bana. Heyecanla açtım paketi. Birinin üzerinde büyük harflerle ÇALIKUŞU diğerinde ise GURBET KUŞLARI yazıyordu. Hayatımın bundan sonrasını yönlendiren, şekillendiren bu iki kitabı, birer kutsal emanet gibi öpüp başıma koydum. “Olsa olsa talih kuşu olmalı bunlar!” dedim içimden. Hiç vakit geçirmeden Çalıkuşunu okumaya başladım. Okumak değil de sanki kana kana içmek gibi bir şeydi bu. Elimdeki, yıllardır yolunu gözlediğim bir sevgiliydi de öpüp okşuyordum. O yüzden benim ilk aşkım Feride olmuştur; Çalıkuşu Feride… Feride aşkımdı ama ben Kamran değildim. Onu Feride’ye ihanet ettiği için sevmiyordum. Onun yerinde ben olsaydım ne Feride’ye ihanet ederdim ne de onu bırakırdım; önüne geçer, uçup gitmesini engeller, onca zaman acı çekmesine izin vermezdim. Olmadı peşine takılır, onunla köy köy dolaşırdım.

***

Cebimde Kemal öğretmenimin mektubu, İşletme Müdürünün bulunduğu bölüme vardığımda heyecandan bayılacak gibiydim. Yaşadıklarımın bir rüya olduğunu düşünerek, uyanmaktan korkuyordum. Üstündeki çerçeveli tabelada MÜDÜR Hasan Güçlü yazısını görünce doğru yere geldiğimi anladım. Önümdeki kapı kale kapısıydı sanki. Öylesine heybetli göründü gözüme. Açık olduğuna şaşırdım. “Nasıl olur?” dedim içimden. Kutsal bir mabedin karşısındaymışım gibi, besmele çekerek girdim içeri. Kendimi tanıtıp, niçin geldiğimi söyleyince, mektubu istedi sekreter. Cebimden çıkarıp verdim. Zarfa şöyle bir baktı, “Tamam, siz az oturun şurada, ben mektubu Müdürüme sunayım,” diyerek içeri girdi. Beş, on dakika kadar çıkmadı sekreter. Çıkınca da  “İçerdekiler çıksın sonra seni alacak!” demesiyle azıcık nefes alma şansım doğdu. Kiminle, nasıl bir ortamda karşılaşacağımın bilinmezliği içinde tedirginliğim devam ediyordu.

Müdür güler yüzle karşıladı beni. Ayağa kalkıp elini uzattı, “Hoş geldin delikanlı!” diyerek. O anda yepyeni ve aydınlık bir dünyanın içine düştüğümü hissettim. Sanki bütün sorunlarım çözülüvermiş gibiydi. Oturmam için yer gösterirken, “Kemal hocama saygımız sonsuzdur,” dedi. “Üzerimizde çok emeği var! Okumamı ona borçluyum! Babamı ikna edip beni kasabadaki ortaokula göndermeseydi, nerelere savrulur giderdim kim bilir? Ya çiftçi olarak kalırdım köyde, ya da çoban; olmadı orada burada amelelik yapar, ekmeğimizin peşinde koşar dururdum. Anlıyorum ki, sana da uzatmış elini ‘Hızır’ hoca. Bir zamanlar, zorda olanların elinden tuttuğundan, bu ismi vermiştik ona… Senin adına çok sevindim… Adın Halil’di değil mi. Şuraya not etmiştim. Evet, Halil… Halil Yıldız… Halil evladım hocamın ricası bizim için emirdir. Sana burada uygun bir iş vereceğim. Hocamın yazdığına göre yaşın 18’i geçmiş. Askerliğine de daha var!… Önce birer çay içelim,” diyerek sekretere seslendi telefonla.

Bu arada personel müdürünü çağırmıştı ki, çaylar biter bitmez o geldi. Tam karşıma oturarak, beni şöyle bir süzdü. Tartıya çeker gibiydi. Onun gözünde kaç okka geldiğimi sonradan öğrenecektim. Ciddi bir duruşu vardı; karşısında terler gibi oldum. “Ali Bey kardeşim bu delikanlı bana hocamın emaneti, yarından itibaren uygun bir yerde işe başlatıyoruz. Uygunsa önce bahçe işlerinde veya bakım onarım işlerinde bir süre istihdam edilsin, sonra duruma göre bakarız! Anlaştık mı…?” Bir müdüre, bir de bana baktı. “Emriniz olur müdürüm ne gerekiyorsa yaparız,” yanıtını verdi Ali müdür. “İşe yeni aldığımız diğer personelle birlikte bir adaptasyon süresine tabi tutarız.” “Evet aynen öyle…” Bana dönerek de, “Hadi bakalım Halil oğlum, hayırlı olsun diyelim. Bir sıkıntın olursa sıkılmadan Ali müdürümüze, olmazsa bana gelebilirsin…! Bu arada görüşürsen hocama da selamımı götürmeyi unutma, olur mu?”

Böylece, benim için yeni bir hayat başlamış oldu TARİŞ’te. “Rüyamda görsem inanmazdım.” İlk kez ailemden öte beni düşünen, benim için bir şeyler yapan insanlarla karşılaşmanın nasıl bir şey olduğunu anlamaya başlamıştım. Hoş ailemin de bir hayrını görmemiştim ya…! Nasıl yazılırdı bilmiyorum ama eminim, duygularımı ifade etmeye sayfalar yetmezdi. Romanlara sığmazdı, dağ başındaki bir köyden çıkıp da, koskoca bir fabrika müdürünün makamında oturup çay içmek. Daracık bir kanyondan, yemyeşil bir ovaya çıkmış gibiydim. Başımın dönmesinden Dünya durmuş olmalıydı.

İşe başladığım gün, bekar lojmanlarında kalacak bir yer de ayarlamıştı Müdürüm. Bunun düşünülmüş olması bile aklımın ayarlarının bozmasına yeterdi. Fakat bu dünyaya yeni fırlatılmıştım. Beklemeyi öğrenecektim. (…) Bir ay önce işe başlayan bir arkadaşla paylaşacaktık burayı. İki oda, giriş ve mutfaktan ibaretti yeni evimiz. Seyyar satıcıların iki gözlü el terazilerine benziyordu. Ayrıca tuvalet ve banyosu da vardı elbette. Benim gibi inşaat köşelerinde, tozun toprağın içinde kalan biri için saraydan farklı sayılmazdı. Evi paylaşacağım arkadaşla akşama doğru tanıştık. İsmi Hamdi Uslu’ydu. Tanışır tanışmaz sevmeye başladım onu. Odasına girdiğimde dikkatimi çeken yine kitaplar oldu. Mübarekler her girdiğim mekanda, dizi dizi olmuş, bana bakıyor, öyle Kemal öğretmeniminki gibi oda dolusu değilse de, selamlamaya çıkmış asker gibi duruyorlardı. Karşılık vermeden geçemezdim…

İkinci gün avans alıp almadığımı sordu ev arkadaşım. “Niye sordu şimdi bunu?” dedim içimden. İşkilli köylü kılığına girmiştim birden; utandım. Beni düşündüğünden sorduğu belliydi. Üzerimde yeterince param vardı; almadığımı söyledim. “İşe yeni giren herkese bir miktar avans veriyorlar, maaş alana kadar idare etsin diye. Sonra maaştan kesiliyor!” dedi. “Şimdilik ihtiyacım kadar param var!” dedim. “Burada maaşları ay sonunda veriyorlar, o zamana kadar da 3 hafta var unutma!” diyerek uyarmaya devam etti beni. İyi niyetli olduğundan emindim. Ne de olsa ekmeğini emeğiyle kazanan insanlardık. Çalışmadığımız zaman açtık. “Ben bir ustanın yanında inşaatlarda çalışıyordum bugüne kadar. Son üç aylık hesabımı da iki gün önce kestim,” deyince. “Şunu baştan söylesene be birader!” diyerek yavaşça omuzuma vurdu.

Maaş deyince aklıma gelmişti. Hiç sözünü eden olmamıştı o ana kadar. Ev arkadaşıma sorayım diye düşündüm ama sonra vazgeçtim. “Şuna da bakın! Gelir gelmez maaşını soruyor görgüsüz!” der diyerek. Aç gözlü değildim ama…  Sanki aklımdan geçenleri anlamış gibi. Birden, “Ne kadar maaş alacağını söylediler mi sana? diye sordu. “Hayır…” dedim! “Geçen ay sonu ben şu kadar aldım, ama 5 günlük eksiği vardı,” diyerek bir rakam söyledi. Söylediği rakam bana göre oldukça iyiydi. Amele olarak bir ayda kazandığımdan epeyce fazlaydı, üstelik 5 günlük de eksiği vardı. Ayrıca sigortalı olacaktım.

“Bu da bir şey mi?” dedi arkadaşım. “İki ay sonra toplu sözleşme yapılarak, maaşlarımız yeniden düzenlenecekmiş. Bizimkiler yüzde elli zam bekliyorlar. Öyle olursa epeyce zengin olacağız!” dedi. Arkadaşın anlattıkları inanılır gibi değildi. Adeta para yağıyordu gökten. Aklıma babaannemin duası geldi: “Gökten yağsın, yerden toplayın!..” der, arkasından da “Ama hepsini de siz yemeyin, kardeşlerinizle, komşularınızla paylaşın!” demeyi de unutmazdı.  İlk kez inanasım geldi. Sevinmek yerine rahatsız oldum. Bizim oralarda, “Çok para bozar insanı!” dendiğini biliyordum. “Hele şehir de… tuzak üstüne tuzak kurar adama!” “Beni saf bulup, şaka yapıyor herhalde!” dedim içimden. Bu konularda herhangi bir fikrim olmadığından suskunluğuma saklandım.

“Sendikaya seni de üye yapmalıyız, hem de hiç vakit geçirmeden!” demesi paralarla paralanmaktan kurtarıverdi beni. “O da neymiş…” sorusu çıkıverdi ağzımdan şaşkınlıkla. “Senin de hiçbir şeyden haberin yok birader!” sözcükleriyle beni kınadığını anlamıştım. Altta kalanlar için ayrılmış saf ve salaklar mezarlığından uzak durmalıydım. Aklımı başıma topladım. “Duydum, duydum; gazeteden okumuştum sendika haberlerini. DİSK’i biraz biliyorum. Kemal öğretmenim anlatmıştı. Hatta amele olarak üye olmamı söylemişti de vakit bulamamıştım. Kısmet buradaymış!” “Yani, üye olacaksın…?”

Sendikaya Hamdi’yle beraber gittik. Başkanla tanıştırdı beni. O da başka bir görevliye yönlendirdi… Sendika ikinci başkanıymış… Adı Semih’ti. Semih Yücel. Geniş bir salonda, büyükçe bir masanın başında birkaç kişi oturmuş konuşuyorlardı. Yağlı bir müşteriymişim gibi karşıladılar beni; sevinçleri gözlerinden akıyordu ışıl ışıl. Yadırgamıştım. Dikkatimi çeken yine kitaplar oldu. Burasının toplantı salonu olduğunu öğrendim sonradan. O kadar kitap da olmazsa olmazlardanmış. Bazılarına göre kitapların, “Duvar süsleme sanatının” başyapıtlardan olduklarını henüz öğrenmemiştim. Kemal öğretmen, “Okudukça, hiçbir şey bilmediğimi, öğrenmemiz gereken pek çok şey olduğunu fark ettim!” dememiş miydi? Demek ki burası da bir okuldu, ben de öğrencisi olacaktım. (…) Verdikleri formu doldurup imzalayarak üye kaydım yapıldı. İlkokula başladığım günler aklıma geldi. Güldüm içimden. Sonra da sendikanın çalışmalarıyla ilgili kitapçık ve broşürler tutuşturdular elime. Sanırım, bunlar da alfabesiydi buranın. “Sendika üyesi olarak ilk göreviniz bunları okumak olacak! Hayırlı olsun!” demeyi de unutmadılar.

***

Sendikaya, işe başladığımın üçüncü günü üye olmuştum. O gün, bu davranışımın hayatımı nasıl değiştireceğini elbette bilemezdim. Bir karar vermiş, yepyeni ve aydınlık bir yola girmiştim. Gerdeğe girer gibi değildi elbette ama tünele de girmiyordum. Ağustos sıcağında denize girer gibiydim adeta. Rüyalarım gibi, gökyüzünün rengi de değişmiş, griden mavinin en güzel tonunu almıştı. Tıpkı Aladağların zirvesinden göründüğü gibi… Bunun ne anlama geldiğini Hamdi açıkladı o gün akşam: “Burada yetkili olan bir sendika var. Biz onunla çalışmak istemiyoruz. Kendi sendikamızı, yeni üyelerle büyütüp yetkili sendika olacağız. Senin anlayacağın burada yaşadıklarımız hem bir sınıf mücadelesi, hem de bir iktidar mücadelesidir. Mevcut sendikayı saf dışı edip biz iktidar olacağız ve toplu sözleşmeleri bizim sendika yapacak. Bunun dışında elbette yönetimde de söz sahibi olacağız…” sözleriyle aydınlatmıştı beni. Daha da pek çok şey söyledi… Bizim köyün deresi gibi akıyordu ağzındaki sözcükler. Birçoğunu tam olarak anlamasam da, meraklanmış, öğrenme duygularımı harekete geçirmiş, sorgulama fikri uyanmıştı bende. İktidar olmak…! Sihirli cümle buydu. Hem de en ballısından. Nedenini, nasılını bilemeden Torosların karlı yamaçları kadar yükselmiş, kundaktaki bebekler kadar da küçülmüştüm bir anda. Sersemlemiştim… Bir günde bu kadar dal olup değişir miydi sözcükler?… Anlamlar bu kadar büyür küçülür de sek sek mi oynar kafamda?

İşime dört elle sarılmıştım. Ne yapacağımı Adem usta gösterecekti bana; her şeyimle ona bağlıydım. Elli yaşlarında babacan, güngörmüş bir adamdı; her işten anlardı. Fabrikanın arşivi, yazılmayan tarihiydi. Usta demek az gelirdi ona, “Adeta fabrikanın profesörüdür o!” diyenler vardı… İnşaatında ustalık yapmış sonra da personeli olmuştu. İnşaat ve bahçe işlerinden anladığı gibi fabrikanın diğer bölümlerinde de çalışmıştı. Her işe de koşardı. Emekliliği gelmesine rağmen ayrılamıyordu… Biraz aksaktı. Birkaç yıl önce eski bir binanın çatısında onarım yaparken düşmüş, sakatlanmış… Birkaç kez ameliyat olsa da kırık kemik yerine tam olarak kaynamamış… Bu yüzden topallayarak yürüyordu. Düşük yoğunluklu bir çalışmaydı onunki. Arada bir yorulunca, “Benden bu kadar çocuk, sen kalanı hallediver!” der sakat bacağını uzatarak dinlenirdi.

Günlerimiz fabrika ve çevresinde geçiyor sık sıkta sendikamıza uğruyorduk Hamdi’yle. Evimizin fabrika sahası içinde olması bir yana, başta yiyecek olmak üzere birçok ihtiyacımızı da yanı başımızdaki marketten karşılıyorduk. Akşamları daha çok kitap okumaya ayırırken, sohbet de ediyorduk. Çantamda Kemal öretmenden aldığım birkaç kitap vardı. Hamdi’ye onları gösterdim. “Oku oku!” dedi bunlar güzel kitaplar. “Ayrıca sana bir iki kitap da ben vereyim!” diyerek kalktı, kitaplıktan iki kitap çıkardı: Birinin kapağında Demir Ökçe, diğerinde Gazap Üzümleri yazıyordu. İştahla onları da aldım… Genellikle Hamdi konuşuyor ben dinliyordum. Anlamadığım birçok sözcük vardı ağzında, lakin soramıyordum da… Beynimde davetsiz misafir gibi karıştırıp duruyorlardı ortalığı. Oysa Kemal öğretmenim, “Anlamadığın, bilemediğin bir şey olursa bir bilene mutlaka sor!” derdi her zaman.

Hamdi, ne de olsa okuyan adamdı. Liseyi bitirmiş üniversiteye girememişti henüz. Sınava hazırlanıyordu. Bu yüzden boş zamanlarının büyük bir kısmını evde geçiriyordu. Onun konuşmalarında üç kelimenin çok sık kullanıldığını fark ettim bir süre sonra: İşçi sınıfı, sınıf mücadelesi ve de proletarya… Neredeyse, kurduğu her cümlenin içinde bu üç kelimeden biri vardı. Sanki sözcüklerin direği gibi duruyordu cümlelerin içinde. “Baba sözcükler…” diyordu bunlara Hamdi; “diğerleri ona bakarak anlam kazanır!” Sonunda dayanamayıp soruverdim, “Bunlar ne anlama geliyor, niye çok kullanıyorsun?” diye. İşte o zaman, sonradan daha iyi anlayacağım doğru bir şey yaptı. Beni sendikadaki bir yönetici ile tanıştırdı. “Senin merak ettiğin soruların en sağlam yanıtı bu abimizde! Ona sor ve öğren!” diyerek beni orada bırakıp çıktı gitti. O gün başlamıştı benim gerçek eğitimim.

Mesaiden sonra yolum her gün sendikaya düşmeye başladı. Anladığıma göre, bu üç kelimenin kendileri de, konusu da bendim, bizdik. Bunun nasıl olduğunu uzun zaman anlayamadım. Dağ başında bir çiftçi parçasının oğlu olan ben nasıl olmuştu da koca bir şehirde herkesin konusu olmuştum. Hem de koca bir fabrikanın küçücük bir temizlik işçisi ve de amelesiyken… Binlerce karıncanın içinde ben… Sel sularına kapılmışım gibi geldi bana… “Ortada böyle bir gerçek varken bugüne kadar ben nerelerdeydim? Daha önce bunun farkına neden varamadım? Birisi çıkıp da niçin uyarmadı?” Aylarca kendi kendime bunları sordum durdum. Ben bunları sorgularken önemli gördüğüm başka bir konuyu atladığımı fark ettim: Doğup büyüdüğüm topraklarda benim gibi sigortalı iş bulan kaç kişi vardı? Hiç…  Onca işsize kim el verecekti? Benimkisi şanstı ve herkes benim kadar şanslı değildi? Bu işler neden şansa bırakılıyordu? “Devlet Baba” neredeydi? Elimden biri tuttu diye hak etmediğim bir şeye mi sahip olmuştum? Ortada bir haksızlık mı vardı?… Düşündükçe cenderelere giriyor, çıkmakta güçlük çekiyordum.

Bir süre sonra anladım ki, fabrika benim evim, aşım ekmeğimdir. Girişimi hak edip etmediğimden emin olmasam da içinde yaşadığım sürece bana sağlanan bu olanağı hak etmek için çalışmalıydım. Bu düşünce rahatlatmıştı beni. Yeniden dünyaya geldiğim, gözlerimi açtığım yerdi burası. Burada birlikte çalıştığım insanlarla ortak bir duyguyu paylaşıyor, aynı düşleri kuruyorduk. Aynı karavanadan beslendiğimiz, aynı havayı soluduğumuz yetmiyormuş gibi, bizim köydeki imece misali “oraklarımızı da türkü söyler gibi, aynı tempoda sallıyorduk.”

Daha önce çiftçi ve emekçiydim. Şimdi proleter olmuş, bilimsel bir unvan kazanmıştım: Devrimci. “Bak delikanlı: Herkes devrimci olamaz! Bu bir ayrıcalıktır; önce emekçi, sonra da vatansever olacaksın. Bu devrimci ahlakı demektir,” demişti Semih abi. Bir devrimcinin öncelikle bağımsızlıkçı olması, ülkesini sömürgeci emperyalistlerden koruması gerektiğini de öğrenmiştim. Önderimiz, fikir babamız Mustafa Kemal Atatürk’tü. Bazı arkadaşların söyledikleri farklı şeyleri anlamıyordum. Sendika Başkanımız Yılmaz abi bakma sen onlara, Bizim önderimiz Mustafa Kemaldir, biz sadece onu tanırız!” diyordu. Atatürk’ü okuldan tanıyordum; öğretmenimiz Cumhuriyetin kurucusu olarak tanıtmıştı bize. Ülkemiz için yapmış olduğu daha pek çok şeyi de…

Fabrika canlı bir organizmaydı ki biz de onun damarlarında dolaşan kandık. Biz onu güçlendirdikçe o da bizi besliyordu. Kendimi ilk kez bu kadar mutlu, güçlü ve güvende hissediyordum. Ana kucağı kadar sıcak ve güvenli geliyordu bana. Rüzgarı arkamıza almış, gidiyorduk şimdilik. Geçmişte yaşadıklarımı çoktan unutmuş, annemi ve yengemi bile affetmeye hazır hale gelmiştim. Onlar yanımda olmasa bile burada kardeşlerimle birlikte yaşıyordum. Hamdi büyük bir komün diyordu buna. Bu arada komünün ne olduğunu da öğrenmiştim.(…) Şimdi hatırlıyorum da, ben o gün ateşlenmiş bir tabancanın namlusundan fırlayan mermiydim. Sadece belli bir hedefim yoktu.

***

İkinci yılın ortalarına doğru sendikanın birim temsilcisi olmuştum. Omuzlarına, ilk kez yıldız takılmış asker gibiydim. Böylece yeni bir kişiliğim olmuş, sorumluluğum da artmıştı. Bireyden topluma, toplumdan liderliğe doğru zorlu bir yola girmiştim. “Ya sonra…?” diye soran birine, verecek bir yanıtım yoktu. Korkuyla karışık, titrek bir heyecan yaşıyordum. Kendime ait biri değildim artık. Kendi içimde parçalanmış, her parçamı ayrı bir yere koymuştum. Yüreğim avuçlarımda ortaya çıkmış, çırılçıplak kalmıştım.  Fabrikadaki 8 birimden birinin işçi önderi sayılıyordum. Fabrika kamunundu, kamu da bizdik elbette. “Fabrika bizim aşımız, ekmeğimiz olmasından başka evimiz, barkımız; varımız yoğumuzdur. Hatta vatanımızdır!” diyorduk. Biz onunla o da bizimle vardık. O aşkımızdı bizim…

En önemli bölümü zeytinyağı üretim kısmıydı. Dağın taşın yağa dönüşmüş haliydi gördüklerim. “Dağından yağ, ovasından bal akan bir memleketti” bizimkisi. Mevsimi gelince tonlarca zeytini alıp, altın suyu gibi tonlarca yağ üretiyorduk. Koca koca yıkama tekneleri, sıkma makineleri, tankları her görüşümde heyecanlanıyordum. Benim için fabrikadan önce yepyeni ve devasa bir dünyaydı. O yıllarda 800’ün üzerinde işçi çalışıyordu. Bu haliyle, bizim köyden daha büyüktü. Ben salamura kısmında çalışırken Hamdi yağhanedeydi. İki farklı yerde çalışsak da ikimiz de zeytinyağı kokuyorduk. Nedenini soranlara da, gülümseyerek, zeytinyağı tankına düştüğümüzü söylüyorduk.  Damarlarımızda kan yerine zeytinyağı akar bizim dememiz bile inandırıcı geliyordu bazılarına. Bildiğimiz bütün kokuların ötesinde hayatımızın kokusuydu bu! “Ana baba kokusu” gibi.

İzmir’de ve diğer kentlerde “sağ-sol” çatışmaları yaşanıyordu, bizim işe başladığımız günlerde. Bizde de olmuştu bazı sürtüşmeler. Yılmaz abinin söylediğine göre fabrikada çalışır görünen, lakin çalışmayan ve havadan maaş alan, bu yetmiyormuş gibi işçileri haraca bağlayan bazı “işçiler” varmış. Bizim sığırların sırtındaki keneler gibi… kan emen cinsinden. Bunlar, adına “milliyetçi” dedikleri, aslında “faşist” olarak tanımlanan kişilermiş. Bir çeşit partili beslemelermiş. Yeni yönetim onları işten çıkarınca bazı taşkınlıklar olmuş… Bir süre fabrikanın önünde bağırıp çağırsalar da, polisin müdahalesiyle dağılmışlar.(…)  Bizler onların yerine gelmişiz. Fakat bazı kişilerin sendika ayağına fabrika içinde karışıklık çıkarmak istediklerini duyuyorduk. Yetki bizim sendikaya geçince köşelerine çekilseler de çakal gibi pusuda yattıkları belliydi.

Her şey 1980 yılının başında değişiverdi: Mevcut hükümet düşmüş, yeni bir hükümet kurulmuştu. Bu arada fabrika yönetimi de değişmişti. Adet böyleydi o yıllarda. Yukarısı değişir değişmez aşağı da değişiyordu, işçiler dahil, odacıya varana kadar. Sürüsüyle gelip, gidiyordu sürüsüyle ağalar. 7, 8 şiddetinde bir depremdi yaşananlar. Belli ki, artçılarla birlikte ciddi bir hasar olacaktı fabrikada. Eskiler, gidişatı bilen abilerimiz, “Bize yol göründü!” demeye başlamışlardı bile. Dilimin ucundan, “Yolumuz Devrim Yolu…” marşı geçerken, “Ne yolu!” demişim bir gün sendikada. “Çıkış yolu, çıkış yolu… Bir gün bile beklemezler, atarlar bizi fabrikadan!” diye fısıldadı bir arkadaş. “Burası bizim işimiz, aşımız, evimiz, barkımız…!” dememe kalmadı. “Bunu kimseye anlatacak vakit bile vermezler…! Ayrıca kabul etmek gerekir ki biz gelmeden de onlarındı… Sorarsanız onlar da, “bizim ekmek teknemiz” diyeceklerdir. Böyle bir oyun oynanıyor ki burada, ağalar yer içerken, bizler de figüranlığını yaparız!” diye ekledi… Öyle bir gerilmiştim ki, “Ben evimi, barkımı kimseye bırakmam, aşımı da kimseye yedirmem!” diyerek ayağa fırlamışım. Benimle birlikte diğerleri de…

***

İçinde bulunduğumuz yılın zeytin rekoltesi oldukça iyiydi. “Taşı sıksan yağ çıkar!” diyecek kadar vardı beklenti. “Yağlı güreşçiler bayram edecek bu yıl!” diyenler vardı. Evet, yağın paçalardan aktığı yıllar da olmuştu. (…)Geçmiş yılları bilemediğimden bir kıyaslama yapamıyordum ama eskiler öyle söylüyordu. Merak edip geçmiş kayıtlara baktım, doğruydu… Çalışma tempomuz çok iyiydi. Son yıllarda devam eden iyileşmenin bu yıl da devam edeceği belliydi. Heyecanımız yüksek, geleceğe yönelik umutlarımız canlıydı. Kendimize olan güvenin kaynağı, emeğimizin üretkenliğinin inkar edilemeyen ağırlığıydı. “Bunun önünde hiçbir güç duramaz!” diye düşünüyorduk. Bu öz güvenle, çevremizde esen ürkütücü, sahte rüzgarları küçümsüyorduk.

Fazla bekletmediler; bir sabah Tariş kreşlerindeki bebeler panzer sesleriyle uyanıverdi. Sanki yaklaşmakta olan tehlikeyi ilk onlar hissetmişti. Artık çocuklar değil, bebelerden alıyorduk haberi. Duyarlılık oraya kadar inmişti. Otobüslerle gelen bir yığın polis ve jandarma arama yapacağız diyerek eşkıya gibi kapılara dayandı. Karşılarında düşman varmış gibi kanlı gözleriyle bakıyorlardı bize. Böyle bir saldırıyı az çok bekliyorduk. Yine de şaşırdık? Sonra da şaşırdığımıza şaştık. Sonunda şaşırık da olduk! Sendika başkanlarımız, başta şişirilmiş konuşmalarla direniş için hazırlıklı olmamızı önermiş, biz de gereğini yapmıştık. Önce kapıları tuttuk; direndik. Söylediklerine göre içerde silahlı kanun kaçakları varmış. Güya onlar bizim için de tehlikeliymişler. Oysa öyle bir şeyin olmadığını bal gibi onlar da biliyorlardı. Yalanla başlamıştı oyun. Belli ki, dolanla da devam edecekti. Amaçları bizi çıkarıp, bir daha içeriye almamaktı. Doldur boşaltı çok iyi biliyorlardı…

Kapıları kırmaya başladılar… Karşı koyduk… Ellerimize ne geçirdiysek atmaya başladık. İtiş kakış oldu. Bizden kimse gerilemedi. Kale gibiydik; var gücümüzle engel olduk polise. Geri çekilir gibi oldular. İlk saldırıyı püskürtmüştük. Zafer kazanmış gibiydik. Moralimiz daha da yükseldi. Aradan çok zaman geçmedi daha kalabalık geldiler. Daha acımasız saldırdılar. Bazı kapıları kırıp içeriye sızdılar. Coplar kafamıza kafamıza iniyordu. Bütün gücümüzle bir kez daha direndik. Adım adım fabrikamızı savunduk. Yaralananlar oldu. Teslim olmadık! Yine geri çekildiler. O gün bir daha gelmediler. Fabrika girişini kullanılmayan dolap, masa vb. depoda kullanılmayan eşyalarla kapattık. Ayrıca fabrika içindeki barikatları güçlendirdik. Geceyi fabrikada geçirdik. Fabrika vatanımızdı, sonuna kadar savunacaktık.

İkinci gün jandarmayla birlikte daha kalabalık bir polis grubu, panzerlerle birlikte yine geldiler. Bir tankları eksikti, bir de topları… “Bunu saymayız; gelecekseniz tam teşekküllü gelin bir daha! Bu bir gösteriyse uçaklarınızı da uçurun üstümüzde!” diyecek halimiz yoktu. Gece hazırladığımız pankartımızı açarak, çatıdan sarkıttık. Dedik ki, “Biz burada barışın sembolü olan zeytinin festivalini yapıyoruz. Bugün bizim üretim bayramımızdır! Buraya sadece günümüzü kutlamak üzere, eli çiçekli gelenleri kabul ediyoruz. Sizlerin de silah yerine çiçeklerle gelmenizi beklerdik. Bu durumda sizi içeri alamıyoruz. Üzgünüz!”

Halden anladıkları yoktu; dillerimiz farklıydı anlaşılan. Bizim pankartın onlar için ne anlam taşıdığını, hiçbir zaman öğrenemeyecektik. Gördüğümüz ürkütücü bir manzaraydı. Bu kez en önde askerler vardı. Ellerinde de silahlar… Viking saldırısına uğramış gibiydik. Boynuzlu başlıkları, kocaman yassı kılıçlarıyla onları taklit ediyorlardı sanki. Dün denize döktüklerimiz, Kapıkuleden ellerini kollarını sallaya sallaya girmiş olmalıydılar. Kim izin verdiyse…  Ne barıştan, ne de zeytinin binlerce yıllık demlenmiş tarihinden haberliydiler. Düşmandılar… Onlar için sadece siyah bir drajeydi zaman. Biz ise “baldırı çıplaklardık.” Bizim “kurmay heyeti” dediğimiz sendika yöneticilerden kimse yoktu. Onlar olmayınca Donkişot gibi orantısız bir savaşın içine düşmüştük. “Onlar sıcak koltuklarından kalkıp da gelemezler!” dedi bir arkadaş. “Bütün yaptıkları nutuk atmak, gevezelik edip koltuklarını korumak… Toplu sözleşme vakti gelince de bir numara bir numara…  % 80 zam isteyip % 30 a fit olurlar…!”

Önce barikatları aştılar. Sonra da, düşman görmüş gibi bize saldırdılar. Zücaciye dükkanına giren filler gibiydiler; kırdılar döktüler… Verdikleri zararın farkında bile değillerdi. Bize kitlenmişler, önlerine gelene vuruyorlardı… Acımasızca dipçiklendik… Çarmıha gerildik… Kanlı bir nehir gibi aktılar üstümüze. Komutanları vurun dedikçe öldürüyorlardı. Daha da büyümüştü kanlı gözleri; çanağının içinden dehşet saçıyorlardı.  Elimize ne geçtiyse fırlattık. Göğüs göğüse vuruştuk. Biz Mehmetçiğe kıyamazken, o bize kıydı. Olmadı, sonunda yüreklerimizi koyduk ortaya; parçalandılar. Gücümüzün bir sınırı vardı, biliyorduk. Yedek aklımızı da kullandık. Bir damla su bile gelmedi yardıma; bir avuç insan yapayalnız kalmıştık. Kavgamız uzun sürmedi; yenilgiyi kabul ettik. Darmadağın olmuştu ekmek tekmeniz. Hayallerimiz yerlere saçılmıştı. Analarımız ağlamış, çorak topraklara dönmüş, öz yurdumuzda vatansız kalmıştık. Alın teri ayaklar altına alınırken, zulmün başı göğe ermişti. Gün buluta girmişti utancından. (…) Bazılarımızı yakaladıkları gibi otobüslere attılar. Ben de dahil bir grup kaçtık arkadan.

Bir süre çevrede dolaşıp, olayları uzaktan izleyerek beklemeye başladık. Başımıza böyle bir şeyin geleceğini hiç düşünmemiştim o güne kadar. Evinden sokağa atılmış, sokak kedilerine dönmüştük bir anda.  Kendi kendime hep şunu soruyordum: “Kimdir bize saldıranlar? Ne istiyorlar? Niye düşman görmüşler gibi bakıyorlardı? Namuslarına mı göz dikmiş, tavuklarına mı kış demiş, yoksa harmanlarını mı bozmuştuk? Ne yapmıştık da bu ağır saldırıya maruz kalmıştık? Neydi bize düşmanlıkları? Bunlar bizim askerimiz, bizim polisimiz değil mi? Bizim güvenliğimizi sağlamayacak mıydı bunlar? Güvenlikten sorumlu olanlar, nasıl oluyordu da güvenliği bozan unsurlara dönüşüyorlardı. Çoban köpekleri tüccar olmuş, kuzuları kurtlara satıyordu sanki, koyunlar kendilerine kalsın düşüncesiyle.  Bu ne yaman çelişkiydi böyle? Yoksa farkında olmadan yabancı bir ülkenin işgaline mi uğramıştık. Belki de uzaylılar dünyamıza saldırmıştı. Öyle ya, bunlar dünyalı olamazdı, bizim kardeşlerimiz olamazdı… Vatan için harmanlayıp, meydanlara döktüğümüz duyguları bir kez daha demleyelim damarlarımızda diye düşündük.

“Emperyalizm denen bir canavardan bahsediyorduk ya! Tüm yaşadıklarımızın arkasında o olmalı!” diyerek kendimce bir sonuca varmaya çalıştım o karmaşa içinde. Karanlık bir güne dönmüştü ortalık, sözde güneşin altında. Güneş tutulmasına benzemiyordu bu durum; akıl tutulması bile az gelirdi… Tutulan binlerce yıllık bir tarih, koskoca bir milletin geleceğiydi. Bütün yollar kesilmiş, bütün meydanlar sarılmış, diller tutulmuşsa… Konuşmak yasak, sevişmek yasak, düşünmek yasaksa eğer…

Fabrika boşaltılmıştı. Fabrika sahasına ve evimize girmemiz mümkün değildi. İşimiz, ekmeğimiz elimizden alındığı gibi yuvamız da bozulmuştu. Duyduk ki iplik fabrikası direniyormuş. Oraya koştuk bir grup arkadaş. Arkalardan, bildiğimiz gizli kapılardan girerek daldık içeriye. İçerisi ana baba günüydü. Ses ve gürültü patlaması, tavana ve duvarlara çarpıp balyoz gibi düşüyordu üstümüze. Kimse kimseyi duymak istemiyor, ret duvarları geriyordu aralarına. Kim kimle kavga ediyor belli değildi. Urfalı gibi “yeter ki kavga olsun, fırsattan istifade bizde ısınma çalışması yapmış oluruz.” der gibi bir hava vardı ortada.  Bir yandan da bazı işçilerin ağzında “ihanete uğradık!” lafı dolaşıyordu. Hain kimdi? “Kim olacak bizim sendikadan başka…?” diye bağırıyordu bir arkadaş. Diyesilermiş ki: “Direnişe son verin; işinizden ekmeğinden vazgeçin!” Bir kez daha sarsılır gibi oldum. Yeni bir yaş daha almıştım. Böylece doğal yaşım resmi yaşımın önüne geçmişti. (…) Neler oluyordu, kendi kendimize de mi düşmanlaşmıştık? Olacak şey miydi bu şimdi; nasıl bir kahpeliğin içine düşmüştük? (…) Fabrikadan bürolara atlayıp, göt-göbek büyüterek sınıf değiştirdiklerinin farkına bile varmamışlardı başımızdakiler. Üretimden kopanlar, yolunu sapıtıyordu besbelli. “Fabrikalar bizzat fabrikadan yönetilir, sendika binalarından değil!” demişti, eski bir işçimiz.

Kan ter içinde direndik. Lakin düşman dört yanımızı sarmıştı. Bizim ise kol gücümüzden başka bir silahımız yoktu. En çok güvendiğimiz, baba dediğimiz koskoca devletimiz, bizim en büyük “düşmanımız” olmuş, silahlı ne kadar adamı varsa salmıştı üstümüze! Bizi gözden çıkaranlara, kurtların önüne atanlara karşı ne yapabilirdik? Bunu kavrayacak durumda değildim. Nasıl bir zorbalıktı bu? Nasıl bir zulüm…? Aldatılmışlığın düş kırıklığı içinden çıkış arıyorduk. Sarılmış, vurulmuş, kırılmıştık…! Alın terimiz yetmemiş, savaşa savaşa canımızı da vermiştik. Ekmek öyle “aslanın ağzında” filan değildi, cehennemin dibindeydi sanki. Canımızı ise namlunun ucunda taşıyorduk! “Buna Faşizm derler!” dedi bir ara Hamdi. “Nasıl yani?” dedim. “Nasılı var mı? Devletin jandarması, polisi, bizzat o devleti oluşturan bizim gibi halka zulmederse, topla tüfekle saldırırsa yönetimin adı faşizmdir! Niçin direniyoruz sanıyorsun? Yeri geldiğinde direnmek bir haktır, görevdir de ondan! Kim adına? Elbette halk adına! Pılımızı pırtımızı toplayıp kaçacak değildik ya! Merak etme, bugün kaybettik ama bunun yarını da var ve o gün geldiğinde biz kazanacağız…!”

Daracık sokaklara dalmış olağanüstü günlerden geçiyorduk. Gençliğimize güvenip, her şeyi yeniden yapabileceğimizi sanıyorduk. “Oysa öğrenecek ne de çok şey vardı şu dünyada! Bazen sevişe sevişe, bazen de böyle döğüşe döğüşe veriyordu hayat dersini bize.” diye düşünürken Kemal öğretmenim geldi aklıma… “Hayat tuzaklarla dolu evlat…!” demişti bir keresinde. “Tuzaklara düşmemek için örgütlenmelisiniz, öyle küçük küçük işyeri örgütlenmesi yapmak yetmez, güçlü bir siyasal yapıdan bahsediyorum.”  (…) Faşizmle baş edememiştik; önümüzdeki tuzakları fark etmeyip, arkamızı da kollayamamış, vurulmuştuk! Buna rağmen, “Yenilgimiz zaferimizdir!” diyenlere kuşkuyla bakıyordum. Bu ifade de neyin nesiydi şimdi? Yenile yenile mi yapacaktık devrimi? Hala bilmiyorum. “Terörist…! Eşkıya…!?” Neydik biz? “Anarşist …!?” Oysa biz, temiz ve saf duygularla sadece üretiyor, vatanımızı savunuyorduk!

Yıllar sonra düşünüyorum da, her şeye rağmen o gün kazanmalıydık! Bolca laf üretip birbirimizi alt etme yarışına girmeden buna odaklansaydık, belki de ulaşırdık zafere. Eğer o gün kazanabilseydik bugün fabrikalarımızı, limanlarımızı, dağlarımızı, ormanlarımızı vb. değerlerimizi bu kadar kolay kaybetmezdik. En az düşmanlarımız kadar örgütlü ve cesur olamadığımızın sonucuydu bu…

Celal ULUSOY 5 Nisan 2025 Karataş – İZMİR

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.