Yıllardan 1966. Abidin Dino Moskova’ya gelmiş, “Sovyet Yazarlar Birliği” lokalinde çok güzel bir resim sergisi açmıştı. Abidin, rahmetli kardeşim Jak‘ı İstanbul‘dan tanırdı. 1942‘de açmış olduğu “Liman” sergisine kardeşimden de bir resim almıştı, genellikle onun resimlerini beğenirdi. Moskova‘ya gelişinden..

Yıllardan 1966. Abidin Dino Moskova’ya gelmiş, “Sovyet Yazarlar Birliği” lokalinde çok güzel bir resim sergisi açmıştı. Abidin, rahmetli kardeşim Jak‘ı İstanbul‘dan tanırdı. 1942‘de açmış olduğu “Liman” sergisine kardeşimden de bir resim almıştı, genellikle onun resimlerini beğenirdi. Moskova‘ya gelişinden yararlanarak kardeşim Jak‘a da uğramıştı, ben de oradaydım. Kardeşim, Abidin‘e birkaç resim beğenip almasını söylemiş, o da almış ve kardeşime, atelyesiz resim yapmanın olanaksızlığını anlatmış, kardeşim resim yapmaya vakti olmadığını söyleyince Abidin kızmış, ne yapıp yapıp vakit bulması gerektiğini, bir atelye bulmasını ve hemen resim yapmaya başlamasını salık vermişti.
Abidin Dino Paris‘e döndükten sonra, kardeşim Moskova‘nın “Marko paşa”sı, herkese yardıma her zaman hazır olan Şükrü Baba’ya (Mehmet Remzi) başvurmuş ve onun yardımı sayesinde, bodrum katında küçük bir atelyeye kavuşup, lektörlük (okutmalık) yaptığı Doğu dilleri enstitüsünde işini bitirir bitirmez doğru atelyesine gelip, akşamın saat 10’larına kadar resimle uğraşmaya başlamıştı. Birbirinden güzel resimler yapıyor, görenler bayılıyordu. Bu arada pek başarılı olmayan resimleri de yok değildi, ama bunlar tektüktü, kendisi de beğenmezdi.

Rahmetli kardeşim atelyesine kavuştuktan sonra, sanatında büyük bir ilerleme görüldü, Sovyetler Birliği‘nin kalbur üstü ressamları arasında yer aldı. Daha Sovyet Ressamlar Birliği‘ne üye olmadan önce, ilk sergisini Moskova‘daki Sanat Emekçileri Merkez Evi‘nde açtı. Bu evin yöneticisi Askerov Agasi yoldaş, kardeşimin bu sergisini düzenlemekle onun Moskova’da tanınmasına yardımcı oldu. Ama kardeşim daha Sovyet Ressamlar Birliği‘ne üye olmadığı için, afişlerde “Amatör ressam Jak İhmalyan’ın sergisi” diye yazılmıştı. Açılış töreninde ben de vardım. Bir ressam sergiyi açarken şöyle konuşmuştu: “Afişlerde bu ressamın amatör olduğu yazılı, bunda bir yanlışlık olmalı, çünkü ressam tam bir profesyonel düzeyde”. Sonra, sözü geçen ressam, tablolar karşısında birer birer durarak, kardeşimin profesyonel düzeyini belirtmeye çalıştı. Sergi çok kalabalıktı, daha başka ressamlar da konuştular, hepsi de övdü kardeşimi. Sıra geldi sergiyi gezenlere, bunlar arasında da birçok soru soranlar oldu kardeşime, o da yanıtladı. Büyük bir başarı olmuştu bu sergi kardeşim için ve özellikle seyircilerin deftere yazdıkları övgü yazıları onu esinlemişti.
Bir süre sonra Türkkaya Ataöv Moskova‘ya gelmiş, nasıl olmuşsa kardeşim Jak’la tanışmış, atelyesine gitmiş, resimlerini beğenmiş ve tanıdığı Sovyetler Birliği Kahramanı bir kadına kardeşimden sözetmişti. Bu kadın da Sovyet Ressamlar Birliği yöneticilerinden Salahov adında bir Azerî ressamını tanıyormuş, birgün o kadın, Ataöv ve Salahov buluştuklarında, Türkkaya, kardeşim Jak için Salahov’a: “Biz bu ressamın değerini bilmedik, bari siz bilin” demiş, Salahov da merak edip kardeşimin atelyesine giderek resimlerini görüp beğenmiş, ve onun Sovyet Ressamlar Birliği‘ne alınmasını sağlamıştı. Ne ben ne de rahmetli kardeşim, Türkkaya Ataöv‘ün bu iyiliğini hiç unutmuş değiliz. Kardeşime kalsaydı, o çekingenliğiyle hiçbir zaman Sovyet Ressamlar Birliği‘ne üye olamazdı.
Kardeşimin, Moskova‘daki Sanat Emekçileri Merkez Evi‘ndeki sergisinden sonra kendisine güveni arttı ve daha güzel resimler yapmaya başladı. Bir yandan da Türkiye‘den Moskova‘ya gelen Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Dağlarca vb. konukların kardeşimin resimlerini beğenmeleri onu esinlendirdi. Konuklara resimler vermekte pek cömertti rahmetli kardeşim. Her konuğa: “Hangisini beğenirseniz alın” derdi, onlar da sevinerek alırlardı.
Konuları çokça Anadolu kadını, Anadolu erkeği, Anadolu anasıydı kardeşimin resimlerinin. Sovyet Ressamlar Birliği‘ne üye olduktan sonra, Birlik birkaç resim satın almıştı kardeşimden. Yerevan‘daki modern resimler galerisine üç resim armağan etmişti, bunlardan biri asılıdır. Moskova‘daki bir fabrikada, sonra Astronomi Fakültesi’nde ayrı ayrı zamanlarda iki kez, Baltık cumhuriyetlerinde iki kez sergileri düzenlendi ve seyircilerce çok beğenildi, sergi defterlerine övgü sözleri yazıldı.
Bizim babamız da resim yapar, çoğu röprodüksiyonlardan kopya eder, arasıra da daprenatür çalışırdı. Gençliğimde bana reprodüksiyonlar getirir, bunları kopya etmemi söylerdi. Ve bende, kopya ede ede kişilik diye birşey kalmadı, söndüm gittim. Ama kardeşimin resim yapmaya başladığını görünce, kendisine kopya etmeyi kesinlikle yasaklamış: “İçinden ne geliyorsa, ne istiyorsan çiz, kopya etmek yok” demiştim. O da bu sözümü dinlemiş, hiç kopya yapmamış, kişiliğini benim gibi öldürmemiş, tam tersine geliştirmişti. Hatta Moskova‘da Sanat Emekçileri Merkez Evi‘ndeki sergisinden birkaç gün sonra Moskova‘nın Bakû lokantasında sergisini düzenleyenlere verdiği bir şölende benim onuruma kadeh kaldırarak: “Bu kadehimi, resimde bana çok yardımı olan ağabeyimin sağlığına içiyorum” demişti. Birgün Nâzım Hikmet bizim eve gelmişti, duvarda babamızın yaptığı Büyükada’dan bir peyzaj gözüne ilişti. “Aman, bu ne güzel resim, bunu kim yaptı?” diye sordu. Kardeşimle ben babamızın yaptığını söyleyince: “Haaa, şimdi anlaşılıyor sizdeki ressamlığın nereden geldiği” demişti. Kardeşimin atelyesine her gittiğimde, yaptığı bir resmi beğendim mi: “Al kardeşim götür as evine, sana vermeyip de kime vereceğim” derdi. Ama ben almazdım: “Bende asılı duracak da kim görecek, sana ressamlar geliyor, onlar görsün ki değerini bilsinler” derdim. Öyle ki şimdi evimde kardeşimden yalnızca üç resim var. Ölümünden sonra karısı, herkese resim dağıttı, bana bir tane bile vermedi.

Birgün çok usta bir Ermeni ressamı (Agop Agopyan) kardeşimin yüzüne karşı ve başka ressamların huzurunda: “Jak iyi ressam, ama usta ressam değil” demiş, kardeşim de buna gücenmişti. Ben kendisine: “Niçin güceniyorsun, doğru söylemiş” dedim ve ekledim: “Sen kimi resimlerinde tahta gibi el çiziyorsun, bu ya senin önem vermeyişin, ya da ustalık eksikliğin. Ama ben, resimde ustalığı yani kuyumcu dakikliğini ön planda görmem, bence resimde birinci plânda gelen, duygu ve dünya görüşü ki, sende her ikisi de var, hem de nasıl! Yalnızca biraz daha dikkatli olman, sakat çizgilerle seyircileri rahatsız etmemen gerek; aldırma, bildiğin gibi çalışmaya devam et”. Ve ondan sonra kardeşim daha dikkatli olmaya çalışmış, daha iyi resimler yapmıştı. Örneğin ölümünden önce yaptığı son resmi bir fabrika resmiydi ki, duyu dolu tam bir şiir izlenimi bırakmıştı bende

Kardeşimin natürmortları arasında iyileri olmakla birlikte, hepsinin de başarılı olduklarını söyleyemeyeceğim. Bu benim kişisel kanım. Portreleri arasında da çok iyileri yanında, orta derecelileri de vardı. Ama peyzajları birbirinden güzel, birbirinden duyguluydu. Atelyesinde başka konuklarla birlikte, peyzajları karşısında konukların hayranlıklarını gizlemeyip “aman bu ne harika” gibi sözler söylediklerine çok kez tanık olmuşumdur. Gerçekten de bütün peyzajları için “harika” denebilir, çünkü hepsi de olağanüstü duygulu, olağanüstü incelikle ve büyük “ustalık”la çizilmiştir, kardeşçiğimin o tertemiz iç dünyasını yansıtır.
Yıl 1967-68. Sovyet yazarı Konstantin Simonov çevirmeniyle birlikte Türkiye‘ye gitmişti. Birgün radyodan çıkarken Simonov‘un çevirmenine rastladım, Türkiye‘den yeni dönmüştü. Orada Reşat Fuat Baraner‘le konuştuklarını ve Reşat’ın, Zeki Baştımar için polisin adamı dediğini söyleyince tepem attı: “İkisi de haltetmişler” dedim, “birbirlerine polisin adamı demekle; ne Reşat polisin adamı, ne de Zeki”. Bu olay, anılarımda sık sık sözünü ettiğim, TKP tarihinin öteden beri post kavgası tarihi olduğunu bir kez daha tanıtlamaktadır. Çok yazık!

Birgün Yaşar Kemal ve Oğuz Akkan gelmişlerdi Moskova‘ya. “Rossiya” oteline inmişlerdi. Doğru otele gittim. Odada yoklardı, bekledim. Biraz sonra geldiler. Yaşar beni görür görmez: “Merhaba ihtiyar”, deyip boynuma sarıldı, kendisiyle ve Oğuz‘la kucaklaştık. Ben Yaşar‘ı Türkiye‘deyken tanımazdım. Oysa kendisi beni, Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi‘nin Beşiktaş‘taki lokalinde birkaç kez görmüşmüş. Oğuz Akkan‘ı ilk kez görüyordum. Aziz Nesin kendisine : “Moskova’ya gittiğinde Vartan’ı gör, çok sevinir”, demiş. Gerçekten de sevindim, çünkü Oğuz, tanıdığım en iyi insanlardan biri. Böylece, Aziz bana iyi bir dost kazandırmış oldu, sağolsun. Otele gelirken, Bulgaristan‘da basılan ilk masal kitabım “Sihirli Çiçek”i de yanıma almıştım Yaşar‘a gösterip düşüncesini almak için. Ertesi gün otele gittiğimde, Yaşar Kemal‘e masallarımı nasıl bulduğunu sordum. “Aşkolsun, bu kadar yıl sonra böyle Türkçe!..” diyerek beni sevindirdi. Kitaplarımın basılmasında Aziz Nesin kardeşime, sevgili Oğuz Akkan‘la Erdal Öz kardeşime çok şey borçluyum. Cem Yayınevi‘nin “Arkadaş Kitaplar” dizisinde Erdal iki kitabımı bastı, üçüncüsü de şimdi basılmak üzere.

Akşam eve dönüşümde rahmetli kardeşime Yaşar’la Oğuz‘ un Moskova‘ya geldiklerini telefonla bildirince o da çok sevindi. İki gün sonra hep birlikte bizi atelyesine çağırdı. Yaşar Kemal, kardeşimin çizdiği atları pek beğenmiş, ben de: “Anadolu uşağı at gördü..” diye takılmıştım. Oğuz‘un alıp almadığını ansımıyorum, ama Yaşar birkaç resim aldı.

Birgün sonra Aziz Nesin ve Orhan Apaydın geldiler Moskova‘ya. İlerici bir aydın olarak Orhan Apaydın‘ı pek beğenir, Cumhuriyet gazetesindeki yazılarını seve seve okurum. Hep birlikte Moskova‘daki Bakû Lokantası’na gittik, yenildi, içildi, sonra kahveleri bizde içmek üzere evimize geldik. Her konuk çağrılışında olduğu gibi, anneciğim çok sevinmiş, pek mutlu bir akşam geçirmiştik. Ben konuklara yarı şaka yarı ciddi: “Gelirsiniz, saplar hançeri gidersiniz” demiştim, onlar da acı acı yüzüme bakıp gülmüşlerdi.

Derken, birgün de Erdal Öz geldi Moskova’ya. Cezaevinde birlikte bulundukları Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan faciasını anlattı (6 Mayıs 1972) bizim evde, kardeşimin ve benim gözlerimizi yaşartarak. Nasıl kıyılabilmişti bu yurtsever, bu kahraman, bu toy gençlere, nasıl?.. Erdal, bu gençlerin başından geçenleri yazacağını söyledi ve yazdı da sağolsun.
Yıl 1978, Martın ortaları. İşten eve dönüşümde kardeşime telefon ediyorum, karısı açıyor.
-Jak evde mi? diye soruyorum.
Evde ama, hasta, diyor.
–Nesi var?
–Grip.
–Ateşi?
–37,8.
–E, merak etme, geçer, diyorum.
Ertesi gün işten dönüşümde yine telefon edip soruyorum :
–Jak nasıl?
–Yine öyle.
–Atesi kaç?
–38.
–Doktor çağırdınız mı?
–Çağırdık.
–Ne dedi?
Grip, dedi.
–Ne ilâç verdi?
–Antibiyotik.
–Üzülme iyileşir.
İki üç gün sonra, akşamleyin, kardeşimin karısı ağlamaklı bir sesle telefon ediyor:
–Vartan yahu, sol elini dizi üstünde kımıldattığı zaman sağ gözü görmüyor Jak’ın…
Vurulmuşa dönüyorum, gözü görmezse nasıl resim yapar, diye.
–Dur, ben şimdi gelirim, diyorum, sanki elimden bir şey gelirmiş gibi…
Hemen kardeşimin bitişikteki evine koşuyorum ve merhabalaştıktan sonra :
–Nasılsın Jak’cığım? diye sorunca,
–Sol elimi dizim üstünde kımıldatırken, sağ gözüm görmüyor kardeşim, diye yanıt veriyor.
–Yarın hemen doktor çağırıp olanı anlatmalı, gerekirse acele hastahaneye kaldırmalı, diyorum.
Ertesi gün doktoru çağırıyorlar, doktor kadın geliyor, durumu öğrenince, hastalığın beyin yangısı olduğunu söylüyor ve hemen penisilin iğnesi yapmak gerektiğini bildiriyor.
Akşamleyin telefon çalıyor, açıyorum, kardeşimin karısı :
–Vartan yahu, sen de birşey yap…
–Peki, söyle ne yapmak gerekiyorsa, yapayım.
–Ne bileyim? İşte birşey de sen yap…
–Bak, benim tanıdığım yetkili bir kişi var, sağlık bakanı Petrovski’yi yakından tanır, ona söyleyim, kardeşimi hastaneye yatırtmak için Petrovski’nin yardımını istesin.
–Yok yok, sen bu işe karışma, benim adamlarım var uğraşıyorlar hastane işiyle.
–Peki…
Günler geçti ve kardeşim, daha hastaneye yatırılmadı. Bense, aptal gibi inanıyorum karısının tanıdığı adamların kardeşimi hastaneye yatıracaklarına. Bir akşam yine telefon çaldı, kardeşimin karısı:
-Vartan be, sen o tanıdığın adama söylesen de Petrovski‘ye rica etse Jak‘ın hastaneye kaldırılması için…
–Peki, dedim, şimdi telefon eder, sana bildiririm. Telefon ettim tanıdığım yetkili kişiye, kendisinin Moskova‘da olmadığını, görevle bir yere gittiğini söylediler.
En sonunda, bir çizer arkadaşı aracılığıyla, Moskova‘nın en ünlü Botkin Hastanesi’ne yatırıldı kardeşçiğim.
Botkin Hastahanesi çok iyi olmakla birlikte, orada beyin uru ve yangılarını teşhis edecek kimi araçlar yoktu. Bir de beyin hastalıklarında uzman ve her tür teşhis araçları bulunan Rudenko Hastanesi vardı. Bu, beyin hastalıklarında uzman tek hastane olduğu için, sıra beklemek gerekiyordu, üstelik, bu hastaneye kabul edilmek çok zordu. En sonunda, epey sıra beklendikten sonra, kardeşim o hastaneye kaldırıldı. Ama hastane o kadar kalabalıktı ki, yeni giren hastaya sıra gelinceye dek günler geçiyordu. Günler geçtikçe de hastalık ilerliyordu. Gerçi bir yandan penisilin tedavisi yapılıyordu.

Hastaları ziyaret için haftada bir ya da iki gün izin veriliyordu. Ama kardeşim helâya gitmekte, yatıp kalkmakta güçlük çektiği için, karısı özel izin çıkartmıştı kocasına yardım etsin diye. Böylece de doktorlarla sık sık görüşebiliyordu. Kardeşim hastahanede, üç beş dizeli kısa şiirler yazıyor, iyimser ve şakacı şiirleri bana okuyor, kötümserlerini okumuyordu beni üzmemek için. Hastaneye bir gidişimde bana: “Aziz Nesin gelecekmiş diye işittim”, dedi “gelirse bir iki şiir vereyim de göster, bakalım ne diyecek”. “Olur”, dedim. Başka birgün gittiğimde kendisini o kadar keyifli gördüm ki, dünyalar benim oldu. Eve döner dönmez muştuyu verdim, anne yüreğinin nasıl sevindiğini anlatamam. Sonra hemen karısına telefon ettim – karısı hastaydı o zaman: “Gözün aydın, bugün Jak’ı çok keyifli gördüm”, dedim “kefeni yırttı demektir”.
Birkaç gün sonra hastaneye yeniden gittiğimde, kardeşim koridorda, çizer arkadaşının yanında oturmuş, konuşuyorlardı. Bir ara çizer arkadaşı: “Jak, resim yapmak istiyor musun?” diye sorunca, kardeşim. “Hayır, hiç istemiyorum”, demişti. Bu yanıt beni sarstı, çünkü kardeşimin resim yapmak istememesi olacak şey değildi. Bunu söyleyebilmek için ya yaşamından bıkmış ya da yaşamından umudu kesmiş olmalıydı. Oysa daha birkaç gün önce bana: “Kardeşim, şöyle yarım yamalak da görebilse gözlerim, yine resim yaparım”, demişti. Eve çok üzgün döndüm, ne anneme ne de karısına birşey söylemedim.
Derken, karısı iyileşmiş, hastaneye gidip tedavi eden doktoru görmüş ve ona: “Biliyor musunuz” demiş, “penisilin dozu çok aşıldı. Botkin hastanesinden gönderilen raporlara bakarsanız görürsünüz”. Doktor da raporlara bakmış, gerçekten penisilin dozunun çok aşıldığını görünce kesmiş penisilini. Bunu niçin kestiklerini ben bir türlü anlayamadım, hiç beyin yangısı olan bir hastanın penisilini kesilir mi? Evet, penisilin dozu aşılınca gövde mantar toplamaya başlarmış ve bu çok zararlıymış. Rahmetli Nâzım Hikmet‘e de bir ara gereğinden çok penisilin vermişlerdi, gövdesine mantar olmuştu, ama sonra başka bir ilâçla bu mantarları attırmışlardı gövdesinden. Aynı şeyi kardeşime de yapamazlar mıydı? Bilmiyorum. Bilmediğim için de, acaba karısının akıl hocalığından bıktılar da, “lânet olsun” deyip kestiler mi? diye düşünüyorum ama, bu doktorluğa yaraşır mı? Öte yandan, birgün bana kardeşimin karısı, hastanede bir kadın doktorun, kendisine: “Siz doktor musunuz ki, bize doktorluk öğretmeye kalkıyorsunuz” dediğini söylemişti. Ve penisilin kesildikten iki gün sonra zavallı kardeşimin bir ayağına inme indi, yataktan kalkamaz oldu, ama karısının söylediğine göre, kardeşçiğim hiç ayrımında değilmiş inme inmiş olduğunun. Bu, aslında bilincini yitirmiş olduğunun belirtisiydi. Tek umut ameliyattaydı, o da inme inmeden önce yapılmalıydı, ama geç kalındı, çünkü ameliyata da sıra bekleyenler çoktu. Birgün bir hasta bana: “Bakın, saçlarım kesildi, iki haftadır ameliyat olmamı bekliyorum, daha yapacaklar” demişti. Başka biri de, hastanın ameliyat sonucunda ölmüş olmaması için doktorların ameliyata pek yanaşmadıklarını söylemişti.
Zavallı kardeşimin durumu ağırlaşıyor, günden güne kendini yitiriyor, hep uyuyordu. 31 Mart 1978 akşamı oğlu gitti hastaneye, babasının saçlarını kesip ameliyata hazırladı. Aynı akşam ben gittim hastaneye, içeriye bırakmadılar, bir pundunu bulup sokuluverdim, yer katındaki salonda, ak gömleğiyle ak takkesinden doktor olduğunu kestirdiğim birini gördüm, yaklaştım yanına, kardeşimi sordum.
Beyninde ya ur var ya da yangı, yarın sabah saat 10`da ameliyat edeceğiz, dedi çok aşık ve hiç umut vermeyen bir yüzle.
Eve geldim, anneme kardeşimin yarın ameliyat olacağını söyleyince: Ben Tanrı’ma güveniyorum, kurtaracak oğlumu, bana söz verdi, dedi.
Hiç yanıt vermedim.
Ertesi sabah, 1 Nisan 1978, yazı masamın önünde oturmuş kardeşimi düşünürken telefon çaldı.
Şükrü Baba’nın kızı üzgün bir sesle:
Vartan amca, dedi, bu sabah saat 6’da Jak amca öldü…
Bunu işitmemle, başladım hüngür hüngür ağlamaya ve telefon kapandı, her halde Şükrü Baba’nın kızı ağıdıma dayanamayıp alıcıyı yerine koymuştu. İyi ki o sırada annem mutfaktaydı, korkunç haberi biraz daha geç işitecekti. Sanki geç işitmekle birşey değişecekmiş gibi…
Ben ağlamaya devam ederken odanın kapısı açıldı, annem girdi, yüzümü görmesin diye hemen pencereye döndüm, birşeyler söyledi, ne dediği aklımda değil sonra yine mutfağa gitti, yeniden başladım ağlamaya…
Öğle oldu, annem mutfaktan beni çağırdı yemek yemeye; gittim, yiyemiyorum, lokmalar boğazımdan inmiyor, ama anneme belli etmemek için zar zor yemeye çalışıyorum.
Öğleden sonra kapı çalındı, Şükrü Baba’ydı gelen. Sarıldık, benimle ve annemle öpüştükten sonra :
Ben gereken yerlere telgraf çektim, dedi, Şükrü Baba. Şimdi artık…..
Annem, gözleri fal taşı gibi açılmış olarak :
–Ne telgrafı?.. Yoksa öldü mü? demesiyle, ben başımı eğdim ve başladım yeniden ağlamaya.
Annem, ben ve Şükrü Baba üçümüz de ağlıyorduk. Bir süre sonra Şükrü Baba:
-…Şimdi artık kardeşim, cenaze işiyle uğraşmalı, sen o işi bana bırak, ben yaparım, dedi.
Kendisine 500 ruble verdim, annemle benim tarafımdan, oğluyla anası tarafından birer çelenk ısmarlamasını rica ettim ve Şükrü Baba çok durmadı, cenaze işiyle uğraşmaya gitti. O gittikten sonra, annemi o halde bırakıp, kardeşimin evine koştum eşiyle oğlunu görmeye. Kapıyı yeğenim açtı, sarıldım, öpüştük, ağlaştık, sonra odaya girdim, karısı yüzükoyun yatağa kapanmıştı.
Biraz dindikten sonra, nereye gömülmesini istediğini sordum, yanıt vermeyince, birgün kardeşçiğimin bizim evde otururken bana: “Kardeşim, aramızdan biri ölürse, burada krematoryumda yakalım, küllerini götürüp babamızın gömülü bulunduğu Yerevan’daki mezarının yanına gömelim” dediğini söyledim ve şöyle ekledim: “Hem Moskova’da gömülecek olursa, sen ikide bir gideceksin mezara, altüst olup eve döneceksin. Sağlığın zaten iyi değil, büsbütün bozulur. Ama Yerevan’a babamızın yanına gömecek olursak, sık sık gidilemeyeceğine göre, her yıl ölüm yıldönümlerinde gider, anar ve döneriz.” Kadın, buna “peki” dedi ve öyle de yaptık.
Bir gün sonra, tatlı kardeşimin lektörlük (okutmanlık) yaptığı üniversitenin salonunda cenaze töreni yapıldı. Tören çok kalabalıktı, üniversitede öğretmenler olsun öğrenciler olsun, kendisini çok sever ve sayarlardı. Üniversite dışında da sevmeyen yoktu şeker kardeşimi. Sevilmeyecek bir insan değildi çünkü, kimseyi gücendirmez, kimseye elinden gelen yardımı esirgemezdi. Şunun bunun angaryasına koşar, herkesin gönlünü hoş ederdi.
Salona girip de, kardeşçiğimi çok güzel bir tabutta çiçekler içinde yüzü açık, melek gibi yatar görünce beni bir ağıt aldı, kendimi tutmam olanak dışında. Tabuta yaklaştım, elimdeki çiçekleri üstüne koydum, yanağını hafifçe okşadım: Cesedini dondurmuşlardı, taş gibi sertti. O sırada bir çizer yaklaştı tabuta, o da okşadı kardeşimi, ve: “Ulu çizer elveda!..” deyip bir kenara çekildi. Ben tabutun yanında duruyor, hep ağlıyor, ayrılamıyorum bir türlü. Oğluyla anası da tabutun baş ucundalar. Oğlu hafiften ağlıyor, anası kendini tutuyor ağlamamak için.
Burada cenaze töreni sona erince, kardeşimin tabutu cenaze arabasına yerleştirilip krematoryuma götürüldü yakılmak için. Oraya da birçok insan gelmişti. Kısa bir törenden sonra kardeşçiğimin cesedi krematoryumda yakıldı, ertesi gün küllerini bir kap içine konulmuş olarak aldık ve götürüp yeni aldığı atelyesine konuldu.
O sırada Aziz Nesin, Sadrettin Aynî‘nin 100. doğum yıldönümü törenlerine katılmak üzere Moskova‘da bulunuyordu. Kendisiyle görüştük ve akşam üstü Aziz, ben ve yeğenim kardeşimin yeni atelyesine gittik, hem atelyeyi hem de yeni resimlerini görmek için. İçim kan ağlıyordu resimlere bakarken. Aziz de yeğenim de pek üzgündüler. Bir ara ben Aziz’e “İşte resimleri”, dedim ve sedirin üstünde duran içi kardeşimin külüyle dolu kabı göstererek : “İşte bu da kendisi”, diye ekledim. Aziz kaba bakamadı, yüzünü çevirdi ve: “Yakında ‘kendileriyle birlikte öldüklerim’ diye bir kitap yazacağım, Jak’ı da bu kitaba alacağım”, dedi. Sağolsun kardeşim Aziz Nesin.
Ertesi gün, kardeşimin Enstitüden arkadaşı olan bir Arapça öğretmeni arabasıyla geldi, bizi alıp atelyeye götürdü, içinde kardeşimin külleri bulunan kabı arabaya yerleştirip, doğru istasyona yollandık Yerevan‘a gitmek için. Yolculuk iki buçuk gün sürecekti.
Kardeşimin ölümünü haber aldığım akşam ben Yerevan‘a, benim de kardeşimin de pek sevdiğimiz, kardeş bildiğimiz, iyi bir yazar olan İstanbul’lu Keğam Sevan‘a telefon edip durumu bildirmiş ve taş için ne kadar para harcanacağını öğrenip bana telefon etmesini rica etmiştim. O da ertesi gün telefon ederek, eğer devlet kanalıyla değil de özel kişiler aracılığıyla yapılırsa iki üç bin ruble arasında olacağını söylemişti. Ben de yanıma iki bin ruble kadar parayla, annemin de rızası üzerine, babamın, kendisinin, benim nişan yüzüklerimizi ve birkaç yüzük daha almıştım iki bin rubleye ekleyip taşı yaptırmak için.
Trenimiz Yerevan garına yanaştığında, pencereden Keğam‘ı, eşini, kaynanasını, bir de İstanbul’lu arkadaşım kimyacı Prof. Diran Kırmoyan‘ı gördüm. İndik trenden, sarıldık, ağlaştık, sonra doğru Keğam’ın kaynanasının evine gittik iki arabayla.
Arkadaşımın kaynanası evinde bir süre oturduktan sonra, gömme işiyle uğraşmaya başlamak üzere, Yerevan belediye başkanlığına gittik. Orada arkadaşımız yazar Keğam bir tanıdığına rastladı. Bu kişi, 1936‘da İspanyol savaşına katılmış olan Fransız Ermenilerinden Atamyan‘dı. Arkadaşımız Keğam ona durumu anlattı. O da belediye başkanına söyledi, başkan hemen eyleme geçti ve aynı gün akşama doğru canım kardeşçiğimi gömdük babamızın yanına.
Öleceğini sezmişti zavallı kardeşçiğim. Şiirler yazmıştı son günlerinde. Biri şöyleydi:
Askerler kura çeker orduda
Burada da kura çekiyoruz
Kimine bu dünya düşüyor
Kimine öte dünya.
Bir başka şiiri de şöyle:
Uğurlayan kim, yolcu kim belli değil
Aşacağız gibime geliyor bir denizi
Siz bir beni bırakıyorsunuz kıyıda
Ben ise hepinizi.
Işıklar içinde yatsın tatlı kardeşim Jak.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.