“Mikroskop”tan gözetleyen-gözetlenen

Sirenlerin davet çığlıklarına direnmek için, gemisinin direğine kendini bağlayan Odysseus‘un kine benzer bir çaba gerektirir, kimi aforizmaların üzerinize saldığı çağrışımlarla baş edebilmek. Buyrun size bir Stanislaw Lec aforizması: Bakterilerin de..

“Mikroskop”tan gözetleyen-gözetlenen
Yayınlanma: Güncelleme: 32 okuma

Sirenlerin davet çığlıklarına direnmek için, gemisinin direğine kendini bağlayanOdysseus‘un kine benzer bir çaba gerektirir, kimi aforizmaların üzerinize saldığı çağrışımlarla baş edebilmek.

Buyrun size bir Stanislaw Lec aforizması: Bakterilerin de bizi- mikroskopun öteki yüzünden- izlediğini unutmayalım…İnsan, bakteri ve mikroskoptan oluşan üçgende,“gözleyen“, “gözetlenen” olmuş; gözlenen de gözetleyen.

Ne yaman ilişki. Nasıl bir gizemli buluşma?

Kolay mı şimdi göz ardı etmek üşüşen imgeleri çağrışımları?

Resimde,Van Leeuwehoek‘ un mikroskobu, taraflar arasında gerilimi terazileme konumunda. Edilgen  duruyor. İşler onun etrafında dönüyor gibi. Öyküsü  ilginç.

Dedikoduya bakılırsa, kumaş işiyle uğraşan yapıcısı, alıp sattıklarından aldatılmamak için üretmiş bu aleti. Sonra da alet, sahibini “Bakteriolojinin babası”  yaparak şereflendirilmiş. Mercek yapımına pek meraklı bu zat-ı muhterem,baktığı ortamda dolaşan birtakım  canlılara rastlamış ( bir zamanlar onlara, pek de şirin, minican adını vermiştik).

Ne var ki, iki yüz yıl daha,beklemek gerekti, görülenlerin ne menem şeyler olduğunu bilmek için. “Minicanlar”ın hastalık yaptığı gerçeğine bir türlü inanılamadı çünkü , kadim“génération spontanée”  hurafesine uymadığından. Kanıtsız inanç devam etti kanıta dayanan bilgiye direnmeye. Beklendi Pasteur dönemine  kadar zorunlu olarak.

Dikkatinizi çekti mi? Aydınlanma dediğiniz dönem, kabaca Fransız devrimine tarihlense de; aslında iki, hatta üç yüzyıl geriden başlar. Işığın araştırıldığı, optiğin geliştiği dönemdir bu.  Şimdilerde kullandığımız mikroskobun, “ışık mikroskobu” olduğuna bakarak, onu teleskopla beraber “Aydınlanma” döneminin  simge araçları gibi göstermişizdir. Teleskopla makrokozmos’u, mikroskopla da mikrokosmos’ u gözlüyor olmamız imgesi, pek mutlu eder bizi.

Ne Var ki Kepler,Kopernik ve Galileo’nun “Teleskop“a verdikleri desteğin benzeri, sunulmamıştır başlangıçda mikroskoba. Bunun bedeli de, tıbbın, “sözel hurafeler“in baskısından kurturtuimasının gecikmesi olmuştur. Tıp geride kalmıştır bu dönemde…

Kurucu denen babalarına rağmen, minicanlarımız, bildiklerini sürdürmüşlerdir. Çünkü, kendilerini rahatsız edecek kimse henüz çıkmamıştı ortaya.

Gözlemin ayrıntılı yapıldığının, bilimsel olduğunun  göstergesi gibi kullanılan mikroskop simgesi de, nedense  pek yaygındır. Göstergebilimciler işlemişler midir? bilmem. Bakan-bakılan-baktıran bu kavramsal çerçeveden nasıl görülürdü?

Aracın bakılan tarafına, gözlemcinin kullandığı organını hatırlatan bir ad verilmiştir. Oküler. Ne var ki, bakmanın görmeye dönüşmesi olgusu, gözde değil; gözün gerisindeki beyin ağlarındaki bağlantısallık ile gerçekleşir.  Bakılanı görme, görüleni şekillendirme, şekillendirilenler aracılığıyla düşünme, oradan da yeni bilgi üretim işi, beyindeki bağlantısallık trafiği yardımı ile olur. Kurye araçlarının yeni bilgi üretilecek adrese, içinde eski bilgiler olan paketçikleri teslim etmek için koşuşturmasına benzetiriz bunu. Bugün iyi bildiğimiz bu nörobiyolojik gerçek, mikroskopumuzu 18. yy’dan, neredeyse 19. yy sonuna, beklemede tutan nedendir. Kurye paketleri boştur. Öncül  bilgiler yoktur henüz.

Tıpta hastalarda kullanılacak bilgiyi, eski öğretilerle değil de, hasta bireyde yapılan gözlemde arama işi, “klinik” denen kurumların oluşturulması ile başlar. “Hekim” lerin,”ayrıcalıklı” olanlara sattığı ayrıcalıkĺı bilgiyi, onlardan alıp tüm yurttaşlara eşitçe sunma amacıyla  kurulmuştur, Fransız devriminden sonra, bu kurum. Önceki “hastane” lerden de farklı amacı vardır.  Ne var ki, diğer bilim dallarına göre, aydınlanmanın getirileri, gecikerek gelmiştir klinik tıbba. Bu, henüz,”klinik gözlem” yapan hekimlerin beş duyuları  ile topladıkları bulguları anlamlandırmaya çalıştıkları dönemdir.

Mikroskobun tıbba yararı ise bakterilere bakmakla değil, sağlıklı dokuları, sonra da onların bozulmalarını gözleme ile başlar. Bozulmuş dokuları inceleme fikrini 18.yy.daMorgagni ortaya atar ama, ne tuhaftır ki bu kez de, bunların hastalıkların değil, hasta bireydeki rastlantısal bulgular olduğu saplantısı çıkar ortaya.Bichat’ya kadar elli yıl daha beklenir o nedenle.. Sonrasında ise, yapısal bozukluğu olan dokuları, daha yakından inceleme gereksinimi nedeniyle,  mikroskopumuza sıra, nihayet gelecektir.

Böylece tıpta, klinik gözlemlerden elde edilen bulgular ile,mikroskoptan elde edilenlerin bir araya getirilmesi dönemi başlar.O nedenle, tıp için, 19. yy. muhteşemdir Büyük buluşların yüzyılıdır bu. Bakmanın, görmeye, görmenin de, bilgiye doğru evrilmesi başlamıştır artık. Günümüz ise, izlediklerimizin bizi gözlemeye başladığı dönemdir.

Aracımızın diğer ucuna, yaptığı işi daha iyi tanımlayan bir ad verilmiş.   Objektif  sözcüğünün kökeninde obje kavramı  vardır (nesne). Yerine göre hedef, amaç, nesnel ve tarafsız olma, gibi anlamları da içerebilir. Bakma eylemindeki öznenin hedefidir, nesne.

Ancak eski Latinceye doğru gidersek, bu sözcüğün, Jacere’ den türetilen objectare‘ sözcüğünün ileri atma eylemini tanımladığını;   türetilen bir başka sözcük olanobectio‘nun ise karşı durma itiraz etme gibi, günümüze kadar gelen  anlam taşıdığını görürüz.

Nesnenin, özneye karşı duruşu, objection sözcüğü ile dillendiriliyor felsefede. Özne-nesne ilişkisi uzunca geçmişi olan metafizik bir tartışmadır; felsefede, epistemolojinin konusudur bu. Ancak sözcüğün temelinde bir direnme, bir başkaldırma olması dikkat çekici bizim için. Aforizmamızdaki nesne olan, bakteri (ya da mikrokosmostaki tüm canlı ve yarı canĺılar diyelim) ile bizim ilişkimiz, felsefedeki tartışmalı özne- nesne ilişkisinden farklıdır. Metafizik değil, somut dinamik ilişkidir aramızdaki.

Birbirini hem var, hem yok edebilecek tarafların, diyalektik ilişkisidir bu. “Canlı“nesne, cansız nesneden farklı olarak başkaldırmaktadır bize. Olayın, bir de günümüzde geliştirilmeye çalışılan, “Nesne yönelimli Ontoloji” kapsamı içinde  incelemesi, çok ilginç oIurdu kuşkusuz.O zaman gözleyen- gözlenen ilişkisini, bilgi kuramı, diyalektik, bakış açısıyla olduğu kadar, varlıkbilim açısıyla da, daha tümel değerlendirirdik belki felsefecilerin yardımıyla.

Biz ona bakarken o da bize bakmaktadır” dediğimizde, nesnenin, kendisine verdiğimiz zararı nasıl engellerim, nasıl onarırım hesabında olduğunu ifade etmiş oluyoruz. Öyle ya, evrim yasaları tüm canlılar için geçerlidir.

Bir yanda insanlar, kendilerinde bilgiyi artıracak yolakların evrimini sürdürürken, mikroskopaltı canlılar da  kendi yapısal evrimini sürdürürler. Kendilerine verdiğimiz zararı anlarlar. Önlem alırlar. Onlara yönelttiğimiz silahları etkisizleştirmeye çalışırlar; mutasyonlar ile değişirler, evrilirler.

“Nesne-mikrokosmos canlısı“nın,  “özne-insan“a  başkaldırısı budur işte.. Kimini çözsek de, her zaman,  çözüm bekleyen yeni başkaldırılar olacaktır.. Aforizmada ironi gibi görünen, gerçeğin tam da kendisidir, o halde gözlediklerimize saygılı olmakta yarar var dersek, sanırım hiç de ironi yapmış olmayız.

Hatta saygıyı, adı doğa olanın tümü için de  gösterebilsek..

Orhan Arıoğul

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.