Kaplumbağa Gelin

Günün Masalı: 4 Ekim; Kaplumbağa Gelin

Günün Masalı

KAPLUMBAĞA GELİN 

Ben bilirim, ben bilirim. Ben masallarda hep aynı çocuğun başarılı olduğunu bilirim. Şiişt küçük terlikçiğim, gülme. Bütün masallarda en küçük kardeş başarılıdır. Neden peki büyük kardeşler kötü, büyük kardeşler beceriksiz?.. Demek benim kardeşim olsa ben onu sevmeyeceğim. Masal işte. Ben de masalı bu sefer tersine çevirdim.

 Bir varmış, bir yokmuş, ülkenin birinde çook çok eskiden bir şahın üç oğlu varmış. En büyük oğul kitaplara meraklıymış. Bir gün en küçük şehzade, babasına demiş ki:

 “Bizim kendimize birer eş seçme zamanımız geldi.” 

Şah öteki oğullarını da çağırıp yanına demiş ki: 

Bakın küçük kardeşiniz ne diyor, evlenmek için seçtiğiniz kızlar var mı?” 

Delikanlılar söze karışmadan demiş ki delikanlıların öğretmenleri:

 “Bir ülkeyi yönetenin oğulları, herkes gibi evlenirse dile düşer. Biz bu işi dedikodusuz çözmeliyiz.” 

Şah da beğenmiş bu sözü. Birlikte bir plan kurmuşlar, delikanlılar şanslarını belirlemek için ok atacaklarmış. Bu arada, istedikleri biri varsa elbet onun evine atabilirlermiş oku. Herkes pek beğenmiş bu fikri. En gençten başlamış okla eş seçme töreni. En küçük şehzadenin oku bir vezir kızının balkonuna düşmüş. Ortancanın oku, bir komutanın kızının avlusuna. Sıra en büyüğe geldiğinde herkes soluğunu tutmuş. Çünkü bu şehzadenin bir sevdiği var mı bilinmiyormuş. Şehzade yayını gerip atmış okunu. Ok göl kenarına gitmiş. 

Padişah, “Orada kimse oturmuyor ki,” deyip bir daha denetmiş delikanlıya, yine göl kenarı, bir daha, yine göl kenarı. Padişah, “Aklın kim bilir yine hangi kitapta?” diye kızarken, delikanlı, “Kısmetim böyleymiş,” deyip gitmiş göl kenarına. Göl kenarında koskoca bir kaplumbağa duruyormuş. Delikanlı alıp bu koca hayvanı saraya getirmiş. 

Herkes alay etmiş, “Zaten başını kitaplardan kaldırmıyor ki, ha kız olmuş, ha tosbağa,” diyenler olmuş, gülenler olmuş. Sonunda düğün zamanı gelmiş. Delikanlı odasında kaplumbağasıyla oturuyor, ona kitaplarla ilgili bir şeyler anlatıyormuş. Kaplumbağanın boncuk gözleriyle onu izlemesi de hoşuna gidiyormuş. Odasının kapısı vurulmuş, bir uşak, “Şehzadem düğün için sizi ve nişanlınızı bekliyorlar,” demiş. Delikanlı, kaplumbağasını kucaklayıp, “Hadi güzelim şimdi gidelim, sonra geliriz,” demiş. 

Ve birden kaplumbağa incecik bir genç kıza dönüşüvermiş. Yalnız kemik çerçeveli gözlükleri varmış. 

Delikanlı öyle sevinmiş ki, kaplumbağa kıza, “Nasıl oldu da sen kaplumbağa oldun?” diye sormamış. 

Düğün salonunda büyük şehzadenin nişanlısı herkesin dikkatini çekmiş. Hem komutanın kızı hem de vezirin kızı bu kaplumbağadan dönüşen gelini pek kıskanmışlar. Hemen sofraya hizmet eden kızlara para verip yiyecekleri servis yaparken biraz onun üstüne dökmelerini istemişler. Böylece onu küçük düşüreceklerini sanıyorlarmış. 

Sofraya ilk gelen bir bezelye yemeğiymiş. Hizmetçi kız yemeğin kabını eğerek kaplumbağa gelinin başına dökmüş. Vee kızın saçlarından aşağı zümrütler dökülmüş. Onu izleyen hizmetçinin elindeyse bir pilav tepsisi varmış. Pilav tepsisinden kaplumbağa gelinin üstüne dökülen pilavlarsa inci taneleri olarak yuvarlanmış yere. 

Ortanca şehzade ile küçük şehzadenin eşleri hemen işaret edip servisçi kızlara yemeklerin kendi üstlerine de dökülmesini istemişler. Ama mucize gerçekleşmemiş bu sefer, üstleri başları yağ içinde kalmış yalnızca. Büyük şehzade, gözlüklü karısını alıp öğretmenleriyle, babasıyla, anasıyla tanıştırmış. Kızın güzel olduğu kadar akıllı oluşu herkesi şaşırtmış. 

Bence terlikçiğim, o güzel kız kaplumbağa kabuğu içinde göl kenarında bilimsel izlemeler yapıyordu herhalde. Kadınların bilimci olmasının hoş görülmediği zamanlardı o yıllar. Niye mi söylüyorum bunları, kaplumbağa nasıl kız oldu deme diye. Belki de yarın sen bir şirin kedicik olursun ya da bir kuş… Ne dersin? İstemez misin? Peki peki uyu şimdi. 

Etiket

Yorum Yapın