“Bir aptalın endişelendiğini göremezsiniz” Johann Wolfgang von Goethe “Çağıl Çayır”, “runik yazının Türk kökeni” tezi, “İntihal ve “çevirtmenlik” konularındaki düşüncelerimi ayrıntılı açıklamaya çalışacağım. Almanya’da yaşayan Çağıl Çayır isimli bir öğrenci,..

“Bir aptalın endişelendiğini göremezsiniz”
Johann Wolfgang von Goethe
“Çağıl Çayır”, “runik yazının Türk kökeni” tezi, “İntihal ve “çevirtmenlik” konularındaki düşüncelerimi ayrıntılı açıklamaya çalışacağım.
Almanya’da yaşayan Çağıl Çayır isimli bir öğrenci, benim hazırladığım ve 2008’de Kaynak Yayınları tarafından yayınlanan ve şimdiye dek üç baskı yapan “Sven Lagerbring – İsveççenin Türkçeyle Benzerlikleri” kitabını okumuş. Bu kitapta yalnız dil değil Runik yazı benzerliklerinden de söz ediliyor. Kitapta yer alan, değerli Araştırmacı Mehmet Turgay Kürüm’ün İskandinav runik yazılarını okuma çalışmalarını çok ilginç bulmuş. O konuda üniversite lisans tezini yazmış. Bunu televizyon söyleşilerinde, sosyal medya paylaşımlarında ve bana yazdığı bir iletide açıkladı.

Yukarıda Çağıl Çayır’ın kendi sosyal medya hesabında yaptığı açıklama
Ancak daha sonra bu tür bilgileri özenle saklama ya da kendisine mal etme yoluna girdi.
Tezin üniversiteye sunuluşundaki başlığı: Asya ve Avrupa’da “Runlar”? Eski Türk yazısı ile runlar arasındaki tarihsel bağlantıyı araştıran bir bilim tarihi çalışması. (»Runen« in Asien und Europa? Eine wissenschaftsgeschichtliche Untersuchung zur Erforschung der Frage nach dem historischen Zusammenhang alttürkischer Schrift und Runen)
Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek bu tezi görmüş, beğenmiş, ilginç ve önemli bulmuş, Kaynak Yayınları’nda kitaplaştırılmasını sağladı.
Kitabın adı tezle aynı değil. Büyük puntolarla “CERMEN” RUNİK YAZISININ TÜRK KÖKENİ minik puntolarla BATI’DA RUNİK YAZININ KÖKENİ ÜZERİNE TARTIŞMALAR.
Doğrularla yanlışların karıştırıldığı ilginç bir kitap olmuş.
İlk bakışta kitabın Cermen runik yazısının Türk kökenli olduğunu anlatıyor havası veriyor. Sanırım çok satsın diye Kaynak Yayınevi vurucu bir ismi yeğledi. Küçük alt başlık daha doğru. Kitap, Batı’daki Avrupa Türk runik yazılarının bağları üzerine tartışmaları özetliyor.
Kitap, benim yayınladığım, “Sven Lagerbring, İsveççe’nin Türkçeyle Benzerlikleri, İsveçlilerin Türk Ataları” ve “İsveçlilerin Türk Kökenleri Üzerine” kitaplarının tamamlayıcısı nitelikte.
Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek Ulusal Kanal’da Ç. Çayır’ı programa çıkardı. Başka kanallar, yayın organları da ilgi gösterdi. Kitap iki baskı yaptı.
Buraya kadar güzel.

Çayır daha sonra bana benim Sven Lagerbring – İsveççenin Türkçeyle Benzerlikleri kitabımı Almancaya, İngilizceye çevirmek istediğini yazdı. Tabii ki, olumlu karşıladım. Ne güzel, istediği dile çevirsin ve insanlar öğrensin, tartışsın konuyu.
Bu da çok güzel.
Ancak Çağıl Çayır bu ilgiyi, övgüleri kaldıramadı. Kendisini dev aynasında gördü. Tezine benim kitabımı okuyarak başladığını, kitapta yer alan Turgay Kürüm’ün açıklamalarından esinlendiğini, kendisiyle yapılan TV programlarında açıklamasına karşın kitabında ve her yerde bunu saklamaya başladı. Bizim kitap ve yazılardan edindiği bilgilerin Gök Tengri tarafından kendisine indirildiği gibi tuhaf bir havaya girdi.
Kitapta runik yazıların benzerlikleri üzerine pek çok araştırmacının görüşleri özetlenmiş. Güzel, olumlu, yararlı..
Türk düşmanlığının 1453’te İstanbul’un fethiyle başladığı savı yanlış. Evet büyük payı var ama Hunlar ve Atilla’nın Avrupa’yı ayaklar altına alması, Attila’ya “Tanrının Kırbacı” adının verilmesine neden oldu. Bu unutulabilir mi? Türklerin/Müslümanların Kudüs’ü alması, Hıristiyanlar için çok önemli pek çok kutsal yerin bulunduğu, Ön Asya’nın, Anadolu’nun Türklerin eline geçmesi, Hem Türk hem Yahudi olan Hazarların yükselişinin yarattığı hiddet görmezden gelinebilir mi?
Çayır, pek çok bilgiyi kendisinin keşfettiği öne sürüyor. Ne var ki, bu bilgilerin pek çoğu “Sven Lagerbring-İsveççeyle Türkçenin Benzerlikleri” ve “İsveçlilerin Türk Kökenleri” kitaplarımda var. Çayır o bilgileri önce bu kitaplarda buldu sonra başka kaynaklardan bulup, cımbızlayarak sanki benim kitapları hiç görmemiş okumamış, yararlanmamış havasına giriyor. Bu, intihalin maskeli şeklidir.
İşi, Cermen yazısının Türk runik harfleriyle benzeştiğini kendisinin keşfettiğini söylemeye kadar götürüyor. Ve hatta runik yazının kökeninin Türk olduğunu keşfettiğini öne sürüyor. Bu ise ayıbın yalanın daniskasıdır. Oysa zaten uzun zamandır, benim de içinde bulunduğum pek çok araştırmacının kanısı bu. Örneğin artık aramızda olmayan Kazım Mirşan bunu yıllar önce hem kitaplarında hem de TV programlarında dile getirdi. Ancak köken konusunda görüş birliği, ispat henüz yok. Yakın zamanda sağlanabileceği de kuşkulu.
Konunun üzerinde pek çok araştırmacı durdu. Çayır’ın kendi tezinde de pek çok araştırmacının adı var. “Türk ve Avrupa runik yazılarını birbirine bağlayanlar, ayıranlar ve Orta Asya bulgularını inkar edenler” diye bir de çizelge yapmış. Buna göre yirmi iki araştırmacı Türk ve Avrupa runik yazılarını birbirine bağlıyor. Bir kişi ayırıyor. Beş kişi de inkar ediyor. (1) Aslında kitabın özü, önemli ve olumlu yanı bu: Çoğunluk yazıların birbirine bağlı olduğu kanısında. Oylamayı bizim takım kazandı ama parmak hesabıyla bilim yapılmıyor. Sağlam bilgiye, belgeye dayanmak gerek.
Türkiye’de bu konuda çok sayıda insan çalışma yaptı şimdiye dek ve yapmayı sürdürüyor. Talat Tekin, Osman Fikri Sertkaya, İsmail Doğan, Necip Asım, Talat Tekin, Kazım Mirşan (Hatta değerli Araştırmacı Kazım Mirşan bu yazıların Orta Asya’daki ilk çıkış bölgesi konusunda adres bile vermişti), Kazım Mirşan’ın yakın çalışma arkadaşı Turgay Tüfekçioğlu, Mehmet Turgay Kürüm, ben ve daha pek çok değerli araştırmacılarımız… (Bu arada İsveç’te Runoloji ve Eski İskandinav Dilleri okuyan benden başka Türk var mı, bilmiyorum.)
Hemen burada şunu söylemeliyim: İsveç’te Runik yazıları çözme işiyle uğraşanlar, “çevirmek, tercüme etmek” gibi sözcükler yerine anlamını vermek (tyda) demeyi yeğlerler. Çünkü oldukça karmaşık, zor bir iştir. Birçok runik yazının anlamı konusunda görüş birliği yoktur.
Avrupa runlarının Türk bağlarını ve Türk kökenli olduklarını ispatlayabilmemiz için dillerin benzerliğini ve kökenini çok iyi bilmemiz gerekiyor. Mirşan ve Kürüm’ün çalışmaları o nedenle önemliydi. Tartışmalıydı kuşkusuz ama tezlerini ortaya koyuyor ve karşı tez bekliyorlardı. İkisi de okunması tartışmalı olan ve sözcüklerin iki nokta üstüste, bölü işaretleri vb ya da boşluk ile ayrılmamış metinleri harf harf Türkçe ses değerleri vererek Türkçe sözcük bulmaya çalışıyorlardı. Değerli Kazım Mirşan çok sayıda Türk lehçesi biliyor ve sözcükleri bu lehçelerdeki sözcüklerle karşılaştırarak çözme yolları arıyordu. Değerli Turgay Kürüm aynı yolla bulduğu sözcükleri Kaşgarlı Mahmut’un yazdığı Dîvânu Lugâti’t-Türk’te arıyor, çözmeye çalışıyordu. Sorun bitişik sözcükleri doğru ayırabilmek, doğru tespit etmek ve anlamlandırmaktaydı. Şimdi bu konuda çok yararlı bir çalışma yapıldı. Değerli Araştırmacı Yazar Kaan Arslanoğlu “Avrupa Dillerinin Gizlenen Kökü: Türkçe” diye güzel bir kitap yayınladı. Çok önemli bir kitap. İşte bu kitabın açtığı yol, çok titiz ve eleştirel gözle araştırılması kaydıyla, runik yazılardaki dillerin benzerliğine ve Türkçe kökenine varmamızı sağlayabilir.
Kuşkusuz çok büyük zorluklar var. Runik yazı dediğinizde hemen FUTHARK akla gelir. Eski yeni FUTHARK, uzun kısa çubuklu, çubuksuz, şifreli vb çok çeşidi vardır. Çözülecek sözcükler ne zaman, nerede, hangi bağlamda kullanılmış? Mecaz, kinaye, metafor, deyimler önemlidir. Bunları bilmeniz gerekir. Örneğin, Eski Kuzeycede “att ge örnen föda” diye bir deyim çok kullanılıyor. Sözcüklerin tek tek anlamlarına bakarsak “kartallara yiyecek vermek” demek oluyor. Ama asıl söylenen şey “Öldürmek”. Örneğin “kumandan savaş meydanında kartallara yem verdi” tümcesini ele alalım. Burada aslında, “Düşmanı kılıçtan geçirdi” diyor. Ya da örneğin, “Freja’nın [İskandinav aşk, güzellik tanrıçası] göz yaşları”, “altın” demektir. “Elinde Freja’nın gözyaşlarını tutuyor” diyorsa elinde Freja’nın gözyaşları değil; altınlar var demek istiyor. Aslında şiirsel bir anlatım. Evet altın var avuçlarında ama onlarda kaç kişinin acısı, gözyaşları var?!. Diyesim, bunları bilmeden, tek tek sözcükleri çözerek yaptığınız anlamlandırmalar yanlış oluyor, olabiliyor.

Bu alanda araştırma yapmak, çok ciddi, zor bir öğrenim ve çalışma gerektiriyor. Bu konuda çalışacak kişi işin kolayına kaçmayacak, artistlik yapmayacak; çalışacak, araştıracak. Hem İskandinav hem de Türk yazılarını dillerini sabırla öğrenecek. Bu alanın kapıları sonuna dek açık. Ancak konuya aşık bir yiğit bu konuda uzmanlaşabilir ve çok önemli işler başarabilir. Keşke bizim üniversitelerimizden böyle bir kahraman aşık çıksa…
Stockholm Üniversitesi’ndeki Eski İsveç Dilleri, Runoloji öğretmenim Prof. Rune Palm, “günde on altı saat çalışmalısınız” derdi… Ne yazık ki onu yapabilecek kişi ben değildim. Yalnız o konuya yoğunlaşmam olanak dışıydı. O nedenle Çağıl Çayır’a birkaç kez Uppsala Üniversitesi’nde Runoloji okumasını önermiştim. Şimdi de öneriyorum. Ama işin kolayına, katakulleye kaçmadan; dürüst bir öğrenci, araştırmacı, bilim adamı olarak çalışmalı, öğrenmeli, öğretmeli…
Aslında Avrupa – Türk runlarının ikiz kardeş gibi birbirine benzediğini herkes ilk bakışta kolayca görebilir. Sorun, asıl zor olan, bu benzerliğin kaynağını, nereden, nasıl geldiğini bulup çıkarmakta.
Hangi yazının kaynak olabileceği konusunda şimdiki bilgiler ipucu veriyor. En eski runik yazıların nerede, ne zaman bulunduğuna bakalım:
Issık (Esik) Kurganı‘nda Altın Giysili Adam’ın mezarında bulunan gümüş tas üzerindeki yazının MÖ 600 – 500 yılları arasında yazıldığı belirtiliyor. (2)
Benim Eski İskandinav Dilleri Öğretmenim Prof. Rune Palm’in verdiği bilgiye göre İsveç’teki en eski runik yazı MS 200 – 400 yıllarına aittir. İskandinavya’nın en eski yazısı Danimarka’da bulunan bir tarak üzerindedir. MS 100’lü yıllardan kaldığı düşünülüyor. Bu yazı aynı zamanda Avrupa’nın en eski runik yazısıdır. (3)
Bu durumda Türk yazısı Avrupa’dakilerden en az 700 yıl kadar önceye dayanıyor. Cermen yazısının da , İskandinav runlarının da kaynağının Türk runları olduğu apaçık ortada.
Ayrıca İskandinav sagularında da, Turkland’dan [Türk yurdu anlamında] yanında Türkler, Aslar ve Asyalılarla gelen Oden’in dilini ve runik yazısını getirdiği de apaçık anlatılır.
Yani Von Çağıl Çayır’ın “ben keşfettim” iddiası içi boş bir böbürlenme, safsata ve de zırva.
Çayır’ı kendisinden önce çalışmalar yapanlara karşı ayıp ettiği konusunda uyardım. Araştırmacı Yazar Kaan Arslanoğlu’nun OdaTV’de öyle yazdığı yanıtını verdi. Baktım, Arslanoğlu’nun Çağıl Çayır ile yaptığı söyleşide şöyle bir bölüm var:
“Çağıl Çayır, Cermen runik yazısının Türk runik yazısıyla benzeştiğini kendi kendine keşfetmiş, sonra konuyu araştırmaya başlayınca… Hiç Türk kaynaklarına bakmadan Batılı kaynaklarda İskandinavların, Cermenlerin Türk ataları üzerine hayret verici yoğunlukta bir birikimle karşılaşmış.”
Arslanoğlu mişli geçmiş zaman kullanıyor. Buradan anladığım kadarıyla Çayır’a sormuş ve ondan aldığı bilgiyi aktarmış. Yani Arslanoğlu’nu bilerek yanıltan Çayır’ın kendisi.
Çayır, kitabının daha başında zırvalamaya başlamış. Önce Cermen Türk runik yazı benzerliklerini tesadüfen öğrendiğini yazıyor ve şöyle devam ediyor:
“Kendisi (Çağıl Çayır) Türk tarihini ne okulda ne de üniversitede öğrendi. Sadece büyük rastlantılar ile eski Alman ve eski Türk yazıların benzerliğinden haberi oldu”.
O raslantıların benim kitap ile Turgay Kürüm’ün yazısı olduğunu ve de bunlardan yararlandığını yazmaktan bilerek kaçıyor. Eskilerin deyimiyle, imtina ediyor. Ve Arslanoğlu’nu yanıltıp, onun öyle söylediği iddiasını dile getiriyor.
“Yanlışı sen doğru gibi tekrarlayıp durursan intihalci durumuna düşebilirsin” deyince apar topar o paylaşımını kaldırdı.
Çayır şöyle yazıyor: (Olduğu gibi aktarıyorum)
“Onca yıldır farklı bölümlerin profesörlerin yapmadığını, bir Türk genci kendi gayretiyle başardı, lisans teziyle bir devrimsel araştırma alanı açtı”. (4)
Görüldüğü gibi, Cermen Türk yazılarının benzeştiğini kendisinin keşfettiği yalanı kendisine ait.
Ne ayıp, yakışır mı bir akademisyene?..
Çağıl Çayırın kitabında Cermen runik yazılarının kökeninde Türk runik yazılarının, ya da eski Türk yazılarının olduğunun keşfine ilişkin hiç bir belge, delil, ispat yok. Çayır’ın kendisi de bunu bal gibi biliyor:
“Eski Türk yazısı ile runik yazısı arasındaki tarihsel bağlantı sorusunun henüz denenmediğini belirtmek gerek”. (5)
“Eski Türk yazısı ile runik yazı arasındaki tarihsel bağlantı sorusuna şu anda bir devrim niteliğinde bir araştırma ihtiyacı var”. (6)
İşin doğrusunu ben de Çağıl Çayır’ın kendi ağzından aktarayım.
Ben Çağıl Çayır’ın bu konuda tez yazacağını öğrenince, daha o zaman, İsveç’te Uppsala Üniversitesi’nde Runoloji okumasının çok yararlı olacağını düşündüm. Yazıştık. Kendisiyle söyleşi yapmamı rica etti. (Ben kimseye “benimle röportaj yap” diyemem. Utanırım. Çalışmamı önemli gören kendisi önerir. Ama hem teşfik etmek, hem başka gençler de heveslenir düşüncesiyle kırmadım, tereddütsüz kabul ettim. Yani böyle kendini dev aynasında görmesinin, “neymişim ben be abi” delisi olmasının sorumlularından biri de benim. Birkaç soruyu yanıtladı sonra kesti. Ya soruları sevmedi ya da yanıtlayamadı. Ancak runlarla ilgili çalışmalara nasıl başladığı sorusunu şöyle yanıtladı:
“2013 yılında Türk televizyonunda Ergenekon davasını, Reyhanlı patlamasını ve halkın direnişini endişeyle izlerken, tesadüfen sizin tercüme ettiğiniz kitabın reklamına rastladım. Kitabın başlığı çok ilgimi çekti ‘Prof. Sven Lagerbring. İsveççenin Türkçe ile benzerlikleri. İsveçlilerin Türk Ataları‘. Türkiye’de çok fantastik tarih tezlerin mevcut olduğunu biliyordum. Ama bir batılı isimden böyle bir başlık okumak beni çok şaşırttı. Kitaba Turgay Kürüm’ün runik yazı çalışmalarını da katmıştınız. Böylece ilk defa Türk runik alfabesinin varlığından haberim oldu. “

Kısacası, akıllı oğlumuzun bu konuda daha önce hiçbir bilgisi yoktu. Bizim kitaplardaki bilgi, belge ve kaynakları kullandı (Kaynaklarının tırtıklanmasından bıkan Araştırmacı Yazar Tan Can ve diğer yaka silken dostların kulakları çınlasın).
Akıllı “çevirtmenimiz” sanki, “Herşeyi kendim keşfettim, Gök Tengri’nin yardımıyla yabancı kaynakları buldum, tekerleği de ben keşfettim ateşi de, dünyanın yuvarlak olduğunu ve döndüğünü de. Var mı diyeceğiniz?” deyip, ayağıyla yere bir vuruyor, yer gök su dinliyor.
Çağıl Çayır’ın keşfettiği yeni bir şey olmadığı gibi Runoloji konusunda köklü bir bilgisi de yok. Yazdığı tezde de yok. Benim için tek yararlı bilgi araştırmacıların görüşlerinin karşılaştırılması.
O karşılaştırma bana şunu düşündürdü: Avrupa’da dürüst bilim adamları vardı, bugün de var. Bunların öne çıkarılması gerekiyor.
Örneğin İsveç Tarihinin babası sayılan Sven Lagerbring’in Türk düşmanlığının zirvede olduğu biz zamanda İsveççenin Türkçeyle Benzerlikleri kitabını yazıp soylarının Türk geçmişini vurgulaması çok önemlidir. Bu kitabın başka dillere çevrilmesi ve öne çıkarılması da çok önemlidir. Ama doğru dürüst, üç kağıda kaçmadan, yasa, ahlak ve etik kurallara uyarak çevirmek gerek. “Ben yaptım oldu” deyip yapay zekaya, fabrikasyon çevirtip, telif haklarının da üstüne oturmaya kalkmak bir bilim insanına yakışmaz. Ayıptır. Dahası saygınlığını yok eder.
Çayır, tezinin ek bölümüne runların benzerliği konusunda bazı maddeler koymuş, uyak benzerliğini kendisinin keşfettiğini altını çizerek iddia etmiş. (7)
Bunları biz yıllar önce Stockholm Üniversitesi’nde tartışıyorduk. O sıralarda Çağıl var mıydı, bilmem. Prof. Rune Palm’in Vikingarnas språk kitabı bu bilgilerin âlâsı ile doludur. Eski Türk yazıları konusunda çalışmış olan Türkiye’deki araştırmacılarımızın, örneğin Talat Tekin’in, Osman Fikri Sertkaya gibi hocaların makale ve kitaplarını okunmlıdır.
Bilim için eleştirel bakış gerek. Bir kişi “kaşif bu” diyor, ardından bir başkası “gerçekten öyle mi?” diye sorgulamadan, “kaşifmiş” diyor, bir diğeri, “çok şeyler keşfetmiş, bir başkası “herşeyi keşfetmiş”… Derken “gerçek bilginin (fact)” yerini “sözde gerçek (factoid)” alıveriyor. Ve bir “çalıkakıcı (yanlış işler yapan eşkıya)” havaya giriyor, yalanına kendisi de inanıyor ve kendisini dokuz dağın efesi sanmaya başlıyor. Tehlikeli bir durum… Bunlara Bafa’da “ekmek efesi” deniyor.
Turgay Kürüm yalnız Türk dili, yazısı, tarihi ile ilgili çalışma yapmakla yetinmiyordu. Vedat Köle, Mehmet Ali Esmer ve daha pek çok değerli araştırmacımızla birlikte bu konularda çalışanların bir çatı altında toplanabilmeleri için “Ön Türk Akademisi”ni oluşturmaya çalışıyordu. Çağıl Çayır ile de tanışmıştı. (Çayır makalesini göndermiş. Kürüm de bunu paylaşmıştı) Bir telefon görüşmemizde Çağıl Çayır’ı da Ön Türk Akademisi’ne üye yapmasını önerdim. Yanıt ilginçti:
“Ben o çocuğa güvenmiyorum Abdullah Bey”.
Nedenini bugün çok iyi anlıyorum.
Bir süre önce de Facebook’ta, “Sven Lagerbring – İsveççenin Türkçeyle Benzerlikleri” kitabını çevirdiğini yazmış.
Şaşırdım, bana taa ne zaman çevirmek istediğini yazmıştı ama daha sonra ses çıkmamıştı. Hangi dil ve kitaptan çevirdiğini sordum.
Yanıt: “Orijinalinden. Siz neden endişe ettiniz?”
Ve endişemi açıklamamı beklemeden apar topar beni engelledi ve arkadaşlıktan çıkardı. E – Posta ile 25 Ocak 2026’da bir ileti göndererek ayıpladım ve şu iki soruyu sordum:
Çayır şimdi bu kitabı aslından çevirdiğini öne sürüyor ama İsveççe’nin “İ”sini bilmiyor. İçinde yer alan eski Latince, Grekçe, Farsça, İbranice, Fransızca vb dillerini bilmiyor. (Yoksa 1700’lü yılların dillerinin hepsini sular seller gibi konuşup, okuyup, yazabiliyor da bizim mi haberimiz yok?)
Hoş, Türkçesi de çok zayıf. Ama Çayır Türkçesinin zayıflığını saklamamış. Almanca üniversite tezini babasının yardımıyla Türkçeleştirdiğini yazma medeni cesaretini göstermiş. Türkçe gene berbat ama babasından yardım aldığını saklamadığı için bir aferini hak ediyor. Aynı medeni cesareti bizim kitabı çevirtirken de gösterse daha büyük bir aferin alırdı. Hatta sınıfı takdirle geçerdi.
Günler geçti, sorularıma tık yanıt yok.
Tekrar sorayım: Ölümlü bir insanoğlu, yazıldığı dilleri bilmeden, bilenlerden yardım almadan ve de benim çevirimden yararlanmadan nasıl 1764 yılında yazılan bu kitabı Almanca’ya çevirebilir?
“Çevirtmenin” paylaşımlarında, iyilik, güzellik, barış, dostluk, çiçek, böcek vb sözleri bol. Bilge, guru havalarında poz poz resimler çok. Din, iman, Allah, peygamber ve Gök Tengri’nin kendisine ihsan eylediği akıl, fikir, beceriler konusundaki böbürlenmeler insanın ağzını açık bırakıyor, küçük dilini değil büyük dilini de yutturuyor… Ama eylemler sorunlu, ayıplı, günahlı…
Anladığım kadarıyla bu zeki oğlan yapay zekayı, çeviri programlarını kullandı. Ama o zaman hangi programdan yararlandıysanız onu belirtmeniz ve örneğin “Chatgpt’ye çevirttim”, “Gemini’ye çevirttim”, “Deepseek’e çevirttim” ya da hiç değilse “yararlandım” demeniz gerekmez mi? Nedir bu hırs, bu gözü dönmüşlük?!.
Burada yasalar, ahlak ve etik kurallar konusu öne çıkıyor.
Kitap 1764 yılında yazılmış. Bir kitap yetmiş yıldan önce yazılmışsa kamu malı sayılıyor ve çevirebiliyorsunuz. Ancak başka biri bunu çevirmiş ve telif haklarını almışsa durum sıkıntılı. O zaman “intihal”e giriyor. İntihal, başkasına ait düşünceyi, metni, eseri ya da fikri
kaynak göstermeden, kendi üretimiymiş gibi kullanmaktır.
Çağıl Çayır şimdi daha akademik kariyerinin başında bu denli hırslı, gözü kara mı olmalıydı? Kendisine karşı dostça yaklaşmış insanları düş kırıklığına mı uğratmalıydı, güvenlerini mi kırmalıydı?
Bir akademisyen, bilim, sanat ve kültür insanı için intihal, intihardır. Ülkemizin bu konudaki en önemli iki sorunu intihal ve korsan yayındır.
Altını iki kez çizelim: Sahneye çıkmak, kendini göstermek için yapay zekaya çeviriler yaptırılabilir, tezler, kitaplar yazdırılabilir, soytarılığa, cambazlığa, şaklabanlığa soyunulabilir ama o gidişin sonu gönüllü şamar oğlanlığına kadar varır. Egemenlerin gönüllü şamar oğlanlığını yapan çok “bilim adamı”, “araştırmacı” var. Profesör de olup cüppeleriyle boy boy resimler çektirenleri de görüyoruz ama bunların saygınlıklarının yerlerde süründüğü de ortada.
Değer mi?
İsveççenin Türkçeyle Benzerlikleri kitabımızdan pek çok kişi intihal yoluna gitti. Bazıları bazı bölümleri kendisininmiş gibi yayınladı. Birisi kitabı olduğu gibi Academia’ya koymuş. Bir diğeri kopyala yapıştır yoluyla kitap yazdı, yayınevi mahkemeye verdi, intihalci mahkum oldu. (8) Kitap toplatıldı, ben bir yazıyla durumu anlattım. Yazıyı şu tümceyle bitirdim:
“Suçüstü yakalanan hırsız alnındaki o kara lekeyi nasıl silebilir?” (9)
O da geleceği parlak bir oğlandı. Kayboldu gitti. İntihali, intiharı oldu.
Özellikle Hazar Türkleri üzerine yazdığı kitap ve yazılarla tanınan, Araştırmacı Yazar kardeşim Tan Can Facebook hesabında, “nedir benim çektiğim bu hırsızlardan!” yollu yakınıyordu.Kuşkusuz yalnız değil. Bu yazıyı o yakınmanın altına yorum diye koyacağım. Gerçekten intihal ve korsan yayın en büyük sorunlarımızdan biri. Ne yasa tanıyorlar, ne ahlak, ne de etik kural…
Sanırım “Çevirtmen” Çağıl Çağlar hiç endişelenmiyor. “Cahil cesareti” deyimini anımsatıyor. Çevirttiği yazının başına kitabın adını yazıp altına da “Von Çağıl Çayır” yazmış ve Academia’da paylaşmış. Kitap olarak bastıracağını da eklemeyi unutmamış. Yasa, ahlak ve etik kurallara boşvermiş. Sanki her şeyi göze almış. Gözü kararmış.
Almanca “Von Çağıl Çayır” aidiyet bildiriyor, “Çağıl Çayır’ın” anlamına geliyor. Yani “Çağıl Çayır’ın kitabı”. Bir de kitabın her hakkının Von Çağıl Çayır’a ait olduğunu, izinsiz alıntı yapılamayacağını vb yazmış. İnanılır gibi değil… Yani şimdi ben bu kitaptan, aslında telif hakkı bana ait olan bir kitaptan alıntı yap(a)mayacağım. Karikatür gibi olay.
“Von” soylular için de kullanılıyor. Alman soylular (İsveçliler de) “Von” sözcüğünü soy isimlerinin önüne koyuyorlar. Örneğin Almanya’nın kurucusunun adı Otto von Bismarck… “Bir aptalın endişelendiğini göremezsiniz” sözünü söyleyen bilgenin adı Johann Wolfgang von Goethe
Peki akıllımız bilmediği bir dilden çevirttiği, telif halkları başkasına ait bir kitabın üstüne ve iki isminin önüne “Von Çağıl Çayır” yazınca iki kat soylu ve bir kitap sahibi olabilir mi?
Sorunun yanıtını okuyucuya bırakıyorum.
Kuşların söylediğine göre, akıllı “çevirtmenimiz” telif hakkı bize ait kitabı şimdi İngilizceye de çevirtmiş. Sırada tüm Avrupa, Afrika dilleri ve Kızılderili dilleri varmış Sonra sıra Çince, Hintçe ve Japonca’ya geliyormuş.
Bir kere daha altını çizelim: Çevirmenlik ustalık, bilgi, kültür gerektiren önemli bir sanattır. Meslektir. Çeviri yapmak yalnız sözcüklerin anlamlarını bilmekle olmaz. O dilin konuşulduğu yer, zaman, koşullar ve orada oluşan yeni sözcükler, deyimler, atasözleri, lehçeler, ağızlar çok önemlidir. Bunları bilmezseniz doğru çeviremezsiniz hele yapay zekaya çevirtemezsiniz. Yanlışlık olasılığı yüksektir.
Bir deneme yaptım, Chatgbt’ye Bafa’da kendi lehçemizdeki bir sözümüzü, “pohra afat tütüvatı” sözümüzü İstanbul Türkçesine çevirmesini istedim. Sonuç şu, olduğu gibi aktarıyorum:
Milas–Bafa ağzında söylenen “pohra afat tütüvatı” ifadesi:
İstanbul Türkçesinde
“Sonra bir felaket koptu.”
ya da bağlama göre:
Kelime kelime mantığı (kısaca)
Yani cümle, genelde beklenmedik bir kötü olayın ardından gelen büyük karışıklığı anlatmak için söylenir.
YANLIŞ!
Doğrusu şöyle:
Pohra: Baca
Afat: Çok
Tütüvatı: Tütüyor
Pohra afat tütüvatı: Baca çok tütüyor.
Yapay zekaya güvenmemek gerek. Kuşkusuz bir araç olarak yararlanılabilir ama doğruluğuna güvenip üniversite ödevlerinde kullanılmamalı. Academia’ya da konmamalı. Çevirtilen metin konuyu bilen biri tarafından çok titiz bir denetimden geçirilmeli. Ne ki, bunlara boş verenler ve çevirtenler var ve olacak. Artık yayın dünyamıza “ÇEVİRTMENLİK” diye yeni bir sahtekarlık “mesleği” girmiş bulunuyor. İntihal ve Korsan yayından sonra yayın yaşamımızın üçüncü başbelası da artık “ÇEVİRTMENLİK” olacak. Günümüzün gerçeği bu. Doğru olup olmadığına bakma; çevirt, çevirt yayınla, altına adını yaz, telif hakkını arakla, yayınevini kur, yayınla… Peki alnından ter damlayarak, titizlikle çalışan çevirmenlerin hali ne olacak? Bu meslek kaybolmazsa da çok büyük darbe alacak.
Bu yazıyı, bilgi ve belgeleri yayın evime ve intihal davaları uzmanı avukatıma gönderip dava açılmasını isteyeceğim. Bakalım uygun bulacaklar mı, ne diyecekler. Dava açmaya olumlu mu olumsuz mu bakacaklar… Açabilirsek bu davanın sonucu önemli.

Kaynak Yayınları’nda üç kitabı çıkan Abdullah Gürgün, Aynı Yayınevi Kaynak Yayınlarından bir kitabı çıkan Çağıl Çayır hakkında intihal şüphesiyle dava açıyor. Dava konusu şu: 70 yıldan önce yazılmış ve kamu malı olan bir eser, A.G tarafından aslından çevrilmiş ve telif hakları alınarak yayınlanmış. Aynı eser, eserin aslının yazıldığı dili bilmeyen Ç.C tarafından, bir başka dile, yapay zeka kullanarak çevirtilebilir mi? Çevirttiği metni A.G’nin çevirisiyle karşılaştırarak düzeltebilir mi? Bu eserin telif haklarını alabilir mi ve yayınlayabilir mi? Daha önce telif haklarını alan kişinin hakları çiğnenmiş olmaz mı?
Doğrusu merak içindeyim. Benzer bir dava açılıp açılmadığını bilmiyorum. Açılırsa sanırım ilk örnek bu dava olacak. Mahkeme çok da uzun sürüyor. Bakalım, sonucu sabırla bekleyip göreceğiz… Ama en azından yaşadığım intihal örneklerini bir kitap yapıp gazeteci, yazar olmak isteyen gençlerimize bırakmam da gerekecek. Okuyup, tartışıp yararlanırlar. Ne dersiniz?
Nelerle uğraşıyoruz?!.
Resimler: Çağıl Çayır’ın www.okuryazarkitaplar.com sitesindeki resmi, Sosyal medyadaki paylaşımı, bana gönderdiği açıklama
ABDULLAH GÜRGÜN
gurguna@hotmail.com
7 Şubat 2026

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.
“Çevirtmen Von Çağıl Çayır” – “İntihal ve İntihar”