Çocuklar nereleri acısa, ‘anneciğim,’ diye ağlar. Çocuklarının ağlaması anaların yüreğini burkar. Çocuklar hastalanınca, anaları şaşırır ne yapacağını. Anneleri üzüldükçe çocuklar daha nazlanır. Eğer bir de yoksulsalar iyice zor işleri. Böyle..

Çocuklar nereleri acısa, ‘anneciğim,’ diye ağlar. Çocuklarının ağlaması anaların yüreğini burkar. Çocuklar hastalanınca, anaları şaşırır ne yapacağını. Anneleri üzüldükçe çocuklar daha nazlanır. Eğer bir de yoksulsalar iyice zor işleri. Böyle bir çocuk vardı eski, taş bir evde… Güçsüz kalmıştı kızcağız. Ne yemek isterdi, ne de yataktan kalkmak… Büzülür uyurdu bütün gün. Penceresini bile açtırmazdı. Güneş girmezdi odasına. Anneciği çalışmak zorundaydı. Bırakıp giderdi sabahları. Akşam gelirdi ki ne yemek yemiş küçük kız, ne oynamış. Eve uğrayan komşuya da postacıya da kapıyı açmamış. Üzülürdü. Doktor: “Bu çocuk yaşamayı sevmiyor galiba,” derdi. Annecik ne yapacağını bilemezdi.
Bir sabah annesi işe gittikten sonra kızcağız uyuyamadı. Çünkü annesi pencerenin perdesini açık bırakmıştı. Oradan odaya giren yaramaz bir güneş ışını gelip onun burnunu gıdıkladı. Kız başını çevirince gelip gözüne girdi. Küçük kız öfkeyle kalktı yataktan. Perdeyi çekmek için pencereye yaklaştı ki ne görsün? Küçücük bir yeşil filiz pencereye yükselmişti. Ama ne kadar incecik, ne kadar güzeldi. Kızcağızın içi titredi, rüzgâr onu kıracak diye korktu. Pencereyi açtı. Filizin yükseldiği yere baktı. Duvarın taşlarından birinin arasındaydı kökü… “Güneşte kurumasın diye sulamak gerek bunu,” dedi. Mutfağa gitti. Bir bardağa su koyarken annesinin hazırlayıp bıraktığı kahvaltıyı gördü. Önce gidip suladı filizciği, sonra kahvaltısını alıp pencerenin önüne oturdu. Filizle konuşmayı denedi.
Akşam annesi geldiğinde kızı giyinmiş ve keyifli buldu. Kız önce bu filizin ne filizi olduğunu sordu. Annesi bakıp yanıtladı: “Bezelye filizi. Taşların arasına bir bezelye düşmüş olmalı.” Sonra kızına gününün nasıl geçtiğini sordu, kendi gününü anlattı. Ana kız keyifle yediler akşam yemeklerini.
Ertesi sabah kız, annesinden önce kalktı yataktan. Bezelyesini suladı. Annesi, filizi ince bir iplikle pencerenin çerçevesine bağladı. “Yakında çiçek açar, sonra da bezelyeler verir,” diye anlattı. Kızcağız o gün biraz kitap okudu, biraz konuştu bezelye ile. Akşam annesi eve döndüğünde yanakları pembeleşmişti. Dedi ki: “Anne, bugün bezelyecik beni azarladı. Benim taşlara tutunup yeşermemdeki yaşama sevincime bak, örnek al, dedi. Seni üzüyormuşum güya.” Annesine sarıldı sonra. “Üzmüyorum değil mi, söyle?” Anne de sarıldı kızına. Onu üzen şeyin kızının hastalığı olduğunu söyledi. O akşam küçük kız biraz daha fazla yemek yedi, annesine yardım etti.
Böylece küçük kız günlerce bezelye ile arkadaşlık etti. Bezelyeye şarkılar söyledi. Bezelye de bildiği masalları anlattı ona. Yaşamak için katlanmak gerekliydi her zorluğa.
Sokaklardaki taşların arasında bile yeşeriyordu otlar. Yaşamak ve yararlı olmak göreviydi canlıların. İnsanlar akıllıydı bütün canlılardan ve borçluydu dünyaya. İşte böyle geçti bütün yaz. Bezelye çiçeklendi, bezelyeler verdi. Küçük kız onları topladı. Birazını bir saksıya dikmek için ayırdı. Birazını annesi kızın yemeğine kattı. Güz başında ona veda etti bezelye: “Hoşça kal küçük kız. Benim görevim bitti. Baharda bir başka bezelye filizinde buluşuruz.” Küçük kız da, okula gideceğini söyledi yeniden. Arkadaşlarına anlatacaktı bezelyeyi ve yaşama sevgisini.
İyi arkadaşlar birbirlerine destek olurlar. Bu da bir arkadaşlık masalıdır. Bize, Danimarkalı Andersen Amca‘dan kalmıştır. Bir kitapta bulup okumuştum. Size anımsadığım gibi anlattım. Siz de arkadaşlarınıza anlatın. Yaşama sevincinize direnç katın, paylaşın.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.